Metin Ebetürk
Köşe Yazarı
Metin Ebetürk
 

BATAN FERİBOT VE AÇLIK SINIRI

Yeni bir yıla girdik. Yeni yılda yeni umutlar, yeni beklentiler diyeceğim lakin son günlerde yaşamımız daha da zora girdiğinden, buna dilim varmıyor. Umut ve beklentilerden önce yapmamız gereken irademizi güçlendirmek, geleceğimizle ilgili mücadele hedefini tasarlamak olmalı. Zira geçtiğimiz yıla göre bizi daha da zorlu günlerin beklediği açık. Yılın ilk günlerinden başlayarak, tüm vergiler ile yaşamımız için zorunlu birçok ürün ve hizmete zam üstüne zam uygulandı. Bu fiyat artışlarının (yeniden değerlemelerin) hayatımızı iyice çekilmez kılması yanında, bizim üzerimizden beslenen bir avuç çıkar çetesine hizmet ettiğini bilmeyenimiz yok diyemiyorum… Mevcut durumu böylece kabul etmeyen, halinden memnun olduğunu ifade eden önemli bir toplum kesimi olduğunu da biliyoruz. Ayrıca bu kesimin yüksek gelirlilerden değil, yaşamını kıt kanaat sürdürebilen yoksullardan oluştuğu da bir gerçek. Yaşadığımız bu akıl almaz durum, bana “Estonya Feribotu Sendromu”nu hatırlatıyor. Neydi bu sendrom? Estonya Feribotu 1994'te İsveç'ten Estonya'ya giderken 45 dakikada batmış ve 852 yolcu boğularak ölmüş, 137 yolcu ise kurtulmuştu. Kazadan kurtulanlar ile diğer kazazedelerin aileleri ile görüşen uzmanlar, ölenlerin %98’inin çok iyi yüzme bildiklerini belirledi. Feribot gece 00:50’te kıyıya yakın mesafede sert dalgalar nedeniyle su almaya başlamış, içeriye dolan sular 50 cm yüksekliğe ulaşmış ve feribot yan yatmaya başlamıştı. Su miktarının artmasıyla birlikte tahliye işlemi başlamış, ancak bine yakın yolcudan yalnızca 137’si feribotu terk etmişti. Geri kalan 852 yolcu ise, gemi kaptanının “panik yapmayın, dünyanın en güçlü feribotundasınız!” sözlerine kanarak, su tahliye işlemini izlemekle yetinmişlerdi. Saatler ilerledikçe feribot yatmayı sürdürdü, ama 852 yolcu izlemeye devam etti. Saatler 01:50’yi gösterdiğinde feribot tamamen sulara gömüldü. Feribotun su aldığını ve yan yatmaya başladığını görmelerine rağmen yolcuların son ana dek olayı izlemesi, psikoloji ders kitaplarında “Estonya Feribotu Sendromu” olarak adlandırılmıştır. Bu insanların davranış biçimlerine psikoloji bilimi halen mantıklı bir açıklama getirememiştir. Ülkemizde de bugün adeta “Estonya Feribotu Sendromu” yaşanıyor. Yerli ve yabancı uzmanlar, Türkiye'de uzunca bir süredir derin bir ekonomik kriz yaşandığını örneklerle ortaya koyuyor. Yıllardır dünyanın en yüksek enflasyon rakamlarının vurduğu milyonlar, yoksulluk ve açlık sınırının altında ayakta kalmaya çabalıyor. Başta hukuk, sağlık, eğitim, dış politika olmak üzere neredeyse tüm yapı ve kurumların işlevini yitirdiğini her gün yaşayarak deneyimliyoruz. Ülkenin dümenini ele geçirmiş, kamu olanaklarıyla semiren ve siyaseti yalnızca rant odaklı yürüten bir grup seçkinin, her yıl başında yinelediği “bu yıl öncekinden daha iyi olacak” nakaratının hiçbir inandırıcılığı kalmadı. Seçkin diyorum, zira tüm köşe başlarını bunlar tutmuş ve iktidar olmanın her türlü avantajı da ellerinde… Ne yazık ki işçilerin, emekçilerin ve emeklilerin yaşamları da onların iki dudağının arasında. Kamuya personel alımlarını tekellerinde tuttukları yetmiyormuş gibi, ülkenin en büyük işçi ve kamu emekçi sendika ve üst kuruluşları da yine bunların denetiminde. Ülkemizin en büyük işvereni, kamu yönetimi adına iktidardır. Sendikalar ise, başta asgari ücretin günün şartlarında güncellenmesi olmak üzere işçi ve emekçilerin hak ve beklentileri için mücadele edeceklerine, iktidara ve iktidarın başına methiyeler dizmekle meşgul. Durumu dışarıdan gözlemleyen birileri, “Cumhurbaşkanı işçilerin önemli bir sorununu çözdü, yaptığı müdahaleyle emekçilerin yaşamlarını kolaylaştıracak önemli yasal düzenlemelere yol açtı” sanır… Bir süredir devam eden asgari ücretle ilgili “çalışmalar” nihayet bitirildi. Çalışmalar dememe kulak asmayın başta ne denmişse o oldu. Yalnızca incir çekirdeğini doldurmayan bir rötuş yaparak “çalışmayı” bitirdiler. Biten çalışma ile güncellenen asgari ücret, “açlık sınırı"nın altında belirlendi. Yani genel kurullarında sendika başkanlarının methiyeler düzdüğü iktidar, ülkenin en düşük ücretini alan asgari ücretliyi açlığa mahkûm etti. Asgari ücretin belirlenmesi konusunda daha önceki yazılarımda belirtmeye gayret ettiğim üzere, “Asgari Ücret Tespit Komisyonu” çalışmaları adeta körler sağırlar bir birini ağırlar kıvamındaydı. Çalışmalarda önemli görev üstlenen işçi konfederasyonu temsilcilerinin komisyondaki konum ve ağırlığı, ne yazık ki alınan kararlara meşruiyet sağlamaktan ibaret bir garnitürden fazlası değildi. Çoğunluğu işverenlerden oluşan bir komisyon çalışmasının (patronlar teşkilatı ile hükümet) içinde emekçilerin sesinin pek duyulmayacağı, cılız çıkan bir sesi de kimsenin umursamayacağı açıktır. Lakin yine de tarihinde ilk kez doğru politika zemininde sözler sarf eden TÜRK-İŞ, 24 Aralık 2024 tarihinde aldığı kararla, komisyon gerçek anlamda adil ve demokratik bir yapıya kavuşturulana kadar komisyon çalışmalarına katılmayacağını kamuoyu ile paylaşmıştır. Aldığı kararın arkasında duran konfederasyon, 2026 yılı Asgari Ücret Tespit Komisyonu çalışmalarına katılmamıştır. TÜRK-İŞ’in doğru politika ve mücadelesini ne kadar sürdüreceği ve yükseltebileceği kamuoyunda merak konusudur. Komisyon çalışmasında işçi temsilcileri bulunmasa da, tam bir yıl geçerli olacak asgari ücret açıklandı. Gözünüz aydın işçiler, artık siz de açlık sınırındasınız. Yıllardır açlıkla sınanan emeklilerin yanında sizin yeriniz de hazır. Zira tıpkı emekliler gibi, sizin ve ailenizin aşı, ekmeği ve geçimi de ülke egemenlerinin umurunda değil. Bu nedenle böylesi bir ücreti ilan etmekten çekinmiyorlar. Peki, bu hususta suçlu kim?.. Suçlu Komisyon mu, iktidar mı, yoksa methiyeci sendikacılar mı?.. Ya da şairin dediği gibi, …. Ve bu dünyada, bu zulüm  senin sayende.  Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer  ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak  kabahat senin,  — demeğe de dilim varmıyor ama —  kabahatin çoğu senin (mi) canım kardeşim!” (N.H.)
Ekleme Tarihi: 14 Ocak 2026 -Çarşamba
Metin Ebetürk

BATAN FERİBOT VE AÇLIK SINIRI

Yeni bir yıla girdik. Yeni yılda yeni umutlar, yeni beklentiler diyeceğim lakin son günlerde yaşamımız daha da zora girdiğinden, buna dilim varmıyor. Umut ve beklentilerden önce yapmamız gereken irademizi güçlendirmek, geleceğimizle ilgili mücadele hedefini tasarlamak olmalı. Zira geçtiğimiz yıla göre bizi daha da zorlu günlerin beklediği açık. Yılın ilk günlerinden başlayarak, tüm vergiler ile yaşamımız için zorunlu birçok ürün ve hizmete zam üstüne zam uygulandı. Bu fiyat artışlarının (yeniden değerlemelerin) hayatımızı iyice çekilmez kılması yanında, bizim üzerimizden beslenen bir avuç çıkar çetesine hizmet ettiğini bilmeyenimiz yok diyemiyorum… Mevcut durumu böylece kabul etmeyen, halinden memnun olduğunu ifade eden önemli bir toplum kesimi olduğunu da biliyoruz. Ayrıca bu kesimin yüksek gelirlilerden değil, yaşamını kıt kanaat sürdürebilen yoksullardan oluştuğu da bir gerçek.

Yaşadığımız bu akıl almaz durum, bana “Estonya Feribotu Sendromu”nu hatırlatıyor. Neydi bu sendrom?

Estonya Feribotu 1994'te İsveç'ten Estonya'ya giderken 45 dakikada batmış ve 852 yolcu boğularak ölmüş, 137 yolcu ise kurtulmuştu.

Kazadan kurtulanlar ile diğer kazazedelerin aileleri ile görüşen uzmanlar, ölenlerin %98’inin çok iyi yüzme bildiklerini belirledi. Feribot gece 00:50’te kıyıya yakın mesafede sert dalgalar nedeniyle su almaya başlamış, içeriye dolan sular 50 cm yüksekliğe ulaşmış ve feribot yan yatmaya başlamıştı.

Su miktarının artmasıyla birlikte tahliye işlemi başlamış, ancak bine yakın yolcudan yalnızca 137’si feribotu terk etmişti. Geri kalan 852 yolcu ise, gemi kaptanının “panik yapmayın, dünyanın en güçlü feribotundasınız!” sözlerine kanarak, su tahliye işlemini izlemekle yetinmişlerdi.

Saatler ilerledikçe feribot yatmayı sürdürdü, ama 852 yolcu izlemeye devam etti. Saatler 01:50’yi gösterdiğinde feribot tamamen sulara gömüldü. Feribotun su aldığını ve yan yatmaya başladığını görmelerine rağmen yolcuların son ana dek olayı izlemesi, psikoloji ders kitaplarında “Estonya Feribotu Sendromu” olarak adlandırılmıştır. Bu insanların davranış biçimlerine psikoloji bilimi halen mantıklı bir açıklama getirememiştir.

Ülkemizde de bugün adeta “Estonya Feribotu Sendromu” yaşanıyor.

Yerli ve yabancı uzmanlar, Türkiye'de uzunca bir süredir derin bir ekonomik kriz yaşandığını örneklerle ortaya koyuyor. Yıllardır dünyanın en yüksek enflasyon rakamlarının vurduğu milyonlar, yoksulluk ve açlık sınırının altında ayakta kalmaya çabalıyor. Başta hukuk, sağlık, eğitim, dış politika olmak üzere neredeyse tüm yapı ve kurumların işlevini yitirdiğini her gün yaşayarak deneyimliyoruz. Ülkenin dümenini ele geçirmiş, kamu olanaklarıyla semiren ve siyaseti yalnızca rant odaklı yürüten bir grup seçkinin, her yıl başında yinelediği “bu yıl öncekinden daha iyi olacak” nakaratının hiçbir inandırıcılığı kalmadı. Seçkin diyorum, zira tüm köşe başlarını bunlar tutmuş ve iktidar olmanın her türlü avantajı da ellerinde…

Ne yazık ki işçilerin, emekçilerin ve emeklilerin yaşamları da onların iki dudağının arasında. Kamuya personel alımlarını tekellerinde tuttukları yetmiyormuş gibi, ülkenin en büyük işçi ve kamu emekçi sendika ve üst kuruluşları da yine bunların denetiminde.

Ülkemizin en büyük işvereni, kamu yönetimi adına iktidardır. Sendikalar ise, başta asgari ücretin günün şartlarında güncellenmesi olmak üzere işçi ve emekçilerin hak ve beklentileri için mücadele edeceklerine, iktidara ve iktidarın başına methiyeler dizmekle meşgul. Durumu dışarıdan gözlemleyen birileri, “Cumhurbaşkanı işçilerin önemli bir sorununu çözdü, yaptığı müdahaleyle emekçilerin yaşamlarını kolaylaştıracak önemli yasal düzenlemelere yol açtı” sanır…

Bir süredir devam eden asgari ücretle ilgili “çalışmalar” nihayet bitirildi. Çalışmalar dememe kulak asmayın başta ne denmişse o oldu. Yalnızca incir çekirdeğini doldurmayan bir rötuş yaparak “çalışmayı” bitirdiler. Biten çalışma ile güncellenen asgari ücret, “açlık sınırı"nın altında belirlendi. Yani genel kurullarında sendika başkanlarının methiyeler düzdüğü iktidar, ülkenin en düşük ücretini alan asgari ücretliyi açlığa mahkûm etti.

Asgari ücretin belirlenmesi konusunda daha önceki yazılarımda belirtmeye gayret ettiğim üzere, “Asgari Ücret Tespit Komisyonu” çalışmaları adeta körler sağırlar bir birini ağırlar kıvamındaydı. Çalışmalarda önemli görev üstlenen işçi konfederasyonu temsilcilerinin komisyondaki konum ve ağırlığı, ne yazık ki alınan kararlara meşruiyet sağlamaktan ibaret bir garnitürden fazlası değildi. Çoğunluğu işverenlerden oluşan bir komisyon çalışmasının (patronlar teşkilatı ile hükümet) içinde emekçilerin sesinin pek duyulmayacağı, cılız çıkan bir sesi de kimsenin umursamayacağı açıktır.

Lakin yine de tarihinde ilk kez doğru politika zemininde sözler sarf eden TÜRK-İŞ, 24 Aralık 2024 tarihinde aldığı kararla, komisyon gerçek anlamda adil ve demokratik bir yapıya kavuşturulana kadar komisyon çalışmalarına katılmayacağını kamuoyu ile paylaşmıştır. Aldığı kararın arkasında duran konfederasyon, 2026 yılı Asgari Ücret Tespit Komisyonu çalışmalarına katılmamıştır. TÜRK-İŞ’in doğru politika ve mücadelesini ne kadar sürdüreceği ve yükseltebileceği kamuoyunda merak konusudur.

Komisyon çalışmasında işçi temsilcileri bulunmasa da, tam bir yıl geçerli olacak asgari ücret açıklandı. Gözünüz aydın işçiler, artık siz de açlık sınırındasınız. Yıllardır açlıkla sınanan emeklilerin yanında sizin yeriniz de hazır. Zira tıpkı emekliler gibi, sizin ve ailenizin aşı, ekmeği ve geçimi de ülke egemenlerinin umurunda değil. Bu nedenle böylesi bir ücreti ilan etmekten çekinmiyorlar. Peki, bu hususta suçlu kim?.. Suçlu Komisyon mu, iktidar mı, yoksa methiyeci sendikacılar mı?..

Ya da şairin dediği gibi,

….

Ve bu dünyada, bu zulüm 

senin sayende. 

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer 

ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak 

kabahat senin, 

— demeğe de dilim varmıyor ama — 

kabahatin çoğu senin (mi) canım kardeşim!” (N.H.)

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
dini chat giftcardmall/mygift