Uranyum zenginleştirme çalışmalarını yok etmek gerekçesiyle ABD ve İsrail’in İran’a yönelik olarak başlattıkları saldırıların üzerinden bir aydan fazla süre geçti. İlk hava saldırılarının yapıldığı saatlerde, bu savaşın birkaç gün içerisinde İran’ın mutlak yenilgisiyle sona ereceğini iddia etmişlerdi. Savaş belirtilen süreyi aştığında ABD Başkanı Trump, adeta şirazesi kaymışçasına denge ve kontrolünü kaybetti, tutarsız, ilgisiz, gerçeklerden uzak ve yalnızca kendi hayal dünyasını yansıtan sözler sarf etmeye başladı. Devam eden savaşın ve geçici ateşkesin ne kadar süreceği ve nereye varacağı ise halen belirsizliğini koruyor.
İran’ı uranyum zenginleştirme çalışmaları yapmakla suçlayan ABD’nin gerçek arzusunun, başta petrol olmak üzere ülkenin yeraltı zenginliklerine çökmek veya en azından kendi kontrolüne almak olduğunu anlamayan kalmadı. İsrail’in dini “vaadedilmiş topraklar” gerekçesiyle yayılmacılığı hızlandırarak Orta Doğu’yu savaş alanına çevirdiği de herkesin malumu. İsrail’in hedefine ulaşmak adına bölgede saldırmadığı ve tehdit etmediği ülke kalmadı. İran gibi kadim ve halkı dirençli bir medeniyeti hedeflemek büyük risk içerse de İsrail, ABD gibi bir süper güce yaslanarak savaşı başlattı.
İran nükleer silah geliştirme iddialarını reddetmesine ve ABD ile İsrail’in elinde bu yönde bir kanıt bulunmamasına rağmen, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netenyahu İran’ı ülkelerini tehdit etmekle itham ettiler. Trump bu söylemi daha da ileri götürerek, İran’ın küresel bir tehdit olduğunu ifade etti.
İran aleyhindeki iddialar kapsamında nükleer faaliyete ilişkin müzakereler devam ederken, 28 Şubat 2026 günü Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’ın çeşitli şehirlerine yönelik geniş çaplı hava saldırılarıyla başlattığı savaşa İran, bölgedeki ABD üsleri ile İsrail topraklarına ateşlediği füze ve dronlarla cevap verdi.
ABD Başkanı başlattıkları savaşı, “Biz vurmasaydık İran bizi vuracaktı…”, “İran bizi indirecekti, biz onları indirdik…” şeklinde, uluslararası diplomaside yeri olmayan ve ipe sapa gelmez sözlerle gerekçelendirdi. Trump ayrıca bu saldırılarla, dikta ve baskı altında yaşayan İranlılara özgürlük götürerek rejimi değiştirmeyi amaçladıklarını da ifade etti.
Gerginliğin savaşa evirilmesinden itibaren saldırgan ABD ve İsrail, İran halkının rejime tepki göstererek isyana kalkışması yönünde teşvik ve provokatif girişimlerde bulundu. Ancak yurtdışında yaşayan şah ailesinin kırıntıları ve bunlardan beslenen küçük gruplar dışında, İran halkının mevcut rejimine yönelik ciddiye alınır bir tepki ve gösterisine tanık olunmadı. Aksine geniş toplumsal kesimlerin, emperyalist güçlere karşı ülkelerine sahip çıkmak adına ülke yönetimi çevresinde kenetlendikleri görüldü.
Yerkürenin baş belası ABD’nin İran halkında karşılık bulmayan “özgürlük götürme”, “demokrasi ihracı yolu ile rejimi devirme” söylem ve pratiklerini onlarca yıl hayata geçirdiği insanlık dışı dış politikası, nehir gibi akan kan ile bolca hüzün, acı ve keder bıraktı. Emperyalizmin özgürlük ve demokrasi yalanlarının ardındaki asıl niyetini, dünyanın esaret altındaki mazlum halkları artık çok iyi bilmektedir.
Demokrasi havarisi ve özgürlükçü ABD, 150 yıllık zaman diliminde yalnızca kendi kıtasındaki Latin Amerika’da birçok bağımsız ve egemen devlete defalarca doğrudan işgal ve müdahalede bulunmuş, yerli iş birlikçilerle ittifak kurarak darbeler düzenlemiş ve yüz binlerce insanın katledilmesine neden olmuştur.
Yine özgürlükçü demokrat ABD, Vietnam, Kore, Irak, Afganistan, Suriye, Libya, Cezayir, Mısır, Yunanistan ve Türkiye'deki iş birlikçileriyle düzenlediği müdahale, işgal ve darbelerle milyonlarca insanın yok olmasına yol açmıştır.
Özgürlükçü ve demokrasi havarisi ABD ve eşkıya ortağı İsrail, Orta Doğu’da kontrol altına alamadıkları ülkelerde uzun yıllar karşı casusluk faaliyeti yürütmüş, komşu ülkeleri birbirine kırdıracak politikalar geliştirmiş (İran/Irak savaşı), dahası bu ülkelerde eli kanlı silahlı terör örgütleri kurmak/kurdurmak ve eğitip donatmak suretiyle (El Kaide, IŞİD, vb.) katliamlara yol açmıştır. Bu politikalardan sonuç alamadığında ise, Irak ve İran’da olduğu gibi gerçek dışı iddialarla savaş ilan etmiştir.
ABD 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin kitle imha silahlarına sahip olduğu, bu silahların küresel güvenliği tehdit ettiği ve El-Kaide terör örgütüyle bağlantısı olduğu iddialarıyla “Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu” olarak adlandırdığı müdahaleyle yıllarca ülke petrolünü kontrol etmiştir.
12 Eylül 1980 faşist cuntasından önce ülkemizde darbeye zemin hazırlamak amacıyla ABD gizli servislerinin yerli iş birlikçileriyle yoğun çalışma yaptıkları, toplumsal kargaşa ve katliamlarda baş planlayıcı olduğu da bilinmektedir. 1978 yılı 19-25 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilen Maraş katliamında çocuklar, kadınlar ve bebeklerin de içinde olduğu yüzlerce yurttaşın katledilmesinden çok önce, CIA Türkiye masası istasyon şefi olarak görev yapan, CIA ajanı, Paul Hanze’nin Kahramanmaraş’ta çalışmalar yaptığı sabittir.
İşçi sınıfı ve emekçilerin mücadelelerle elde ettiği kazanımları elinden alan ve daha sonra bu haklara ulaşılmasını olanaksız hale getiren, bu uğurda mücadele etmesi gereken sendikaların içini boşaltan 12 Eylül darbesi gerçekleştiğinde, bir diplomat tarafından o tarihte ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Danışmanı olan Paul Henze’ye darbe haberi, “senin çocuklar yaptı” (“yourboys have done it“) sözleriyle bildirilmiştir (Mehmet Ali Birand, 12 Eylül Saat: 04.00, Karacan Yayınları Syf: 286).
Trump İran'a da özgürlük götürecekmiş…
Yüzyıllar önce Avrupa’nın haydutları yeni dünyayı (Amerika) “keşfettiklerinde” yerlilere de özgürlük götürmüşler, kıtanın gerçek sahibi olan milyonlarca yerliyi katlederek soykırım uygulamışlardı. Kristof Kolomb kıtaya ayak bastığında dünya nüfusunun %5'ini oluşturan Kızılderili nüfusu şimdi yok denilecek kadar azalmıştır.
Yine Avrupalı işgalciler, yüzyıllar önce milyonlarca siyahiyi yaşadıkları Afrika kıtasındaki topraklardan zorbalıkla kopararak yeni dünyaya köle olarak götürdüler. Tarihçiler, Amerika'ya götürülen köleleştirilmiş Afrikalıların %15 ila %25'inin köle gemilerinde öldüğünü tahmin ediyor.
ABD, İngiltere ve İsrail çoğu kez özgürlük, demokrasi ve insan hakları kılıflı pembe yalanlarla, kimi zaman da doğrudan saldırarak, milyonlarca insanın kanını akıtmak pahasına emperyal hedeflerine yürümeye devam ediyor. Girdikleri savaşların çoğunda başarısız olsalar da, kazananlar bu ideolojiden beslenen silah tüccarları, kaybedenler ise masum halklar oluyor…
Yazımızı Mahsuni Şerif’in yazdığı “Amerika Katil” Katil şiirinin dizeleri ile bitirelim.
…..
Devleti devlete çatar
İt gibi pusuda yatar
Kan döktürüp, silah satar
Amerika katil katil
Bunca milletlere yazık
Sömürülmüş bağrı ezik
Seni sevenin fikri bozuk
Amerika katil katil
……
