İmralı Tutanakları ve Argo’nun Gemisi
Argonotlar, Yunan mitolojisinde Altın Post’u bulmak üzere Argo adlı gemiyle yola çıkanlardan oluşuyordu. Jason, Altın Postu getirdiğinde amcası Kral Pelias tahtı ona bırakacaktı.
Gemidekileri bir arada tutan şey yalnızca ortak bir geçmiş değildi; ortak bir hedef ve ortak bir yolculuktu. Fakat uzun yolculuklarda asıl tehlike, gemidekilerin aynı limana gitmediklerini fark etmeleridir.
Bir zamanlar aynı gemide bulunanlar aynı örgütsel hafızayı taşıyor ve farklılıklarını ortak hedefin disiplini altında tutabiliyorlardı. Fakat savaşın anlamı değişmeye başladığında geminin içindeki farklılıklar da görünür hale geldi. Amcası Jason’a tahtı vermedi ve onu sürgüne gönderdi. Sonunda çürümüş gemi Argon’dan düşen bir tahta parçası Jason’u öldürdü.
1-2 Şubat tarihli İmralı görüşmelerine ilişkin tutanakların en dikkat çekici tarafı tam olarak budur. Zira Öcalan’ın tutanaktaki sözlerine göre, artık tek bir “PKK iradesinden”, aynı limana gidenlerden söz etmek giderek zorlaşmaktadır. Duran Kalkan başka bir siyasal hafızayı, Abbas Ark başka bir ideolojik arayışı, Kandil’in silahlı çizgisi başka bir stratejik refleksi temsil ediyor. Tutanak, belirgin eğilimler ve klikleşme potansiyelleri olduğunu düşündüren ciddi işaretler sunuyor.
Asıl dramatik olan ise şudur:
Öcalan artık geminin yalnızca kaptanı gibi konuşmuyor; geminin neden bu rotaya girdiğini, hangi mürettebatın rotayı bozduğunu ve geminin yeni limana ulaşabilmesi için kimlerin değişmesi gerektiğini sorguluyor.
Duran Kalkan’a yönelik “dogmatik ve tutucu” eleştirisi bu nedenle sıradan bir kadro eleştirisi değildir. Abbas Ark’a yönelik “ideolojiyi politik alana dönüştürmede sorun yaşıyor” iddiası da öyle. Kandil’in Halep’teki yaklaşımına yönelik eleştiri ise daha açık bir stratejik ayrışmaya işaret ediyor.
NEREYE GİDİYORUZ?
Burada Argo’nun asıl sorusu ortaya çıkıyor: Geminin kaptanı kendince yeni bir liman tarif ediyor; fakat mürettebatın bir bölümü hâlâ eski haritaya bakıyorsa gemi nereye gider?
PKK bakımından da sorun tam burada başlar. Bir klik için mesele çatışmanın bitmesi olabilir; başka bir klik için çatışmanın biçim değiştirmesi; bir başkası için örgütün tarihsel kazanımlarının korunması.
Bu durumda örgüt dışarıdan hâlâ tek bir yapı gibi görünür. Fakat içeride dört ayrı soru dolaşmaya başlar:
Nereye gidiyoruz?
Ne kazanmış sayılacağız?
Kırk yıllık mücadeleden neyi koruyacağız?
Ve en önemlisi, eski mücadele tarzından vazgeçmek yenilgi midir, yoksa mücadelenin yeni biçimi midir?
Bir örgüt, lideriyle aynı hedefi paylaştığı sürece farklılıklarını taşıyabilir. Fakat hedef farklılaşmaya başladığında kişisel sadakat, tarihsel bağlılık ve örgütsel disiplin tek başına birliği koruyamaz.
Bu yüzden 1–2 Şubat tutanaklarını “Öcalan Kandil’i eleştirdi” şeklinde okumak fazlasıyla yüzeysel kalır. Daha derindeki soru şudur: Aynı örgütün içinde kaç farklı gelecek tasarımı oluşmuştur?
Öcalan’ın çizdiği yeni rota, geminin bütün mürettebatını taşıyabilecek mi; yoksa bazıları eski rotayı korumak için ayrı bir gemi mi arayacak? Bu gemi ABD yahut İsrail mi olacak?
UYUM SORUNU
İmralı görüşme notları, yalnızca Abdullah Öcalan ile Kandil heyeti arasındaki bir görüşmenin içeriğini ortaya koymuyor. Metnin en önemli taraflarından biri, PKK’nin uzun yıllar boyunca dışarıdan yekpare bir örgüt olarak algılanan yapısının, Öcalan’ın kendi ifadeleri üzerinden çok merkezli, farklı stratejik eğilimlere sahip ve birbirinden ciddi ölçülerde ayrışan bir yapı olduğunu göstermesidir.
Tutanaklar, örgüt içi güç ilişkilerini anlamak bakımından belki de en önemli anahtardır.
Öcalan’ın paradigma iddiasına rağmen PKK’nin farklı merkezlerinde oluşmuş askerî, ideolojik, bölgesel ve farklı kuşaklar arasındaki çıkar grupları bu dönüşümü ne ölçüde benimsemiştir?
Tutanaklara göre cevap nettir: Tam bir uyum yoktur.
Bazıları Öcalan’a ideolojik olarak bağlıdır fakat onun yöntemlerini eleştirmektedir; bazıları stratejik dönüşümü kabul etmiş görünmekle birlikte eski çatışma kültürünü taşımaktadır; bazıları ise Suriye, Kandil veya kadın hareketi gibi kendi özgül alanlarının önceliklerini korumaktadır.
Yani tutanaklardan hareketle PKK içinde farklı stratejik-siyasi eğilim ayırt edilebilir.
ÖCALAN MERKEZLİ YAPI
İlk ve belirleyici merkez Abdullah Öcalan’ın kendisidir. Öcalan’ın temel iddiası, PKK’nin klasik silahlı mücadele modelinin tarihsel ömrünü tamamladığıdır.
Kendi ifadesiyle:
“PKK raf ömrünü tamamladı.”
Bunun yerine “demokratik entegrasyon”, “demokratik toplum”, “demokratik cumhuriyet” ve “demokratik toplum sosyalizmi” kavramlarını koyuyor.
Öcalan’ın asıl beklentisi PKK’nin kendi tarihsel kimliğini dönüştürmesi ve bu dönüşümün bizzat Öcalan tarafından yönetilmesine izin vermesidir.
DURAN KALKAN ÇİZGİSİ
Tutanaklarda Öcalan’ın en sert eleştirilerinden biri Duran Kalkan’a yöneliktir.
Fakat burada önemli bir paradoks vardır.
Öcalan Duran Kalkan’ı düşman olarak görmüyor. Tam tersine “Duran arkadaş en emekçi, en çalışkan arkadaştır” diyor;
ancak hemen arkasından “Ama onun kadar dogmatik ve tutucu arkadaş da yok” şeklinde devam ediyor. Bu nedenle Duran Kalkan çizgisini Öcalan’a karşı ideolojik bir muhalefet olarak tanımlamak eksik olur.
Daha doğru tanımlama şudur:
Öcalan’ın tarihsel otoritesini kabul eden fakat savaş döneminde oluşmuş örgütsel zihniyeti ve silahlı çatışma kültürünü taşıyan kadro çizgisi. Bu nedenle Duran Kalkan, Öcalan açısından “sadık ama eski dünyanın temsilcisi” konumundadır.
ABBAS ÇİZGİSİ: ÇATIŞMA ODAĞI
Tutanakların en ilginç karakterlerinden biri Abbas Ark’tır. Çünkü Öcalan’ın Abbas’a yaklaşımı Duran’dan farklıdır.
Öcalan açıkça “Şu anda bize en çok bağlı olan arkadaş Abbas’tır ama en büyük savaşı ona karşı veriyoruz” diyor. Bu cümle çok önemlidir.
Çünkü burada sadakat ile stratejik uyumun aynı şey olmadığı görülüyor.
Abbas, Öcalan’ın fikirlerini anlamış ve önemli ölçüde kabul etmiş görünmektedir. Kendisi de 15 Ağustos sonrasındaki savaş tarzına ilişkin Öcalan’ın eleştirilerine katılıyor:
“Hogır bir kontra değildi ama tarzı kontravariydi.” Ayrıca kongre kararlarının Öcalan tarafından uygulanması gerektiğini savunuyor.
Öcalan’ın Abbas’a yönelik temel eleştirisi şudur: Teori var; pratiğe dönüştürme kapasitesi yetersiz.
Öcalan bunu oldukça sert biçimde ifade ediyor: “İdeolojiyi politik alana dönüştürmede sorun yaşıyor.”
“Kürt sosyolojisine tam hâkim değil.”
“Büyük emeğini pratiğe dönüştürmede sorunlu.”
Ve daha ağır biçimde:
“Pratik dehşet verici, nasıl bu yıkıcıları önleyemiyor?”
Bu nedenle Abbas çizgisi, Öcalan açısından dönüşümün teorik olarak en yakın fakat uygulamada en sorunlu merkezi olarak ortaya çıkıyor.
SABRİ OK ÇİZGİSİ: ARA KATMAN
Sabri Ok tutanaklarda farklı bir yerde durmaktadır. Sabri’nin yaklaşımı daha çok örgütsel uygulanabilirlik ve karşılıklı güvenlik meselelerine odaklanmaktadır.
Örneğin doğrudan şu soruyu soruyor:
“Ya devlet Önderliğimizi muhatap alacak ve sorunu çözecek ya da biz hareket olarak yolumuza mı bakacağız?”
Sabri’nin temel kaygısı “savaş mı barış mı” tartışmasından ziyade örgüt dönüşürken karşılığında ne alacaktır?
Sabri’nin tekrar tekrar gündeme getirdiği konular; devletin tutumu, hukuki güvence, medya dili, kamuoyu, Öcalan’ın statüsü, karşılıklı adımlar, sürecin güvenilirliği üzerine.
Dolayısıyla Sabri çizgisinin temel sorusu:
“Biz dönüşürsek devlet ne yapacak?”
Öcalan’ın temel sorusu ise:
“Biz dönüşmezsek tarihsel olarak ne kaybedeceğiz?”
Bu ikisi arasında önemli bir stratejik fark bulunmaktadır.
PJAK: HASSASİYET MERKEZİ
Helin Ümit ve Raperin Ark üzerinden temsil edilen kadın hareketi, tutanakta diğer bütün yapılardan farklı bir karakter göstermektedir.
Bu çizginin temel kaygısı savaşın devam edip etmemesinden önce:
Örgütün dönüşümü sırasında kadın özgürlük ideolojisinin geriye düşmemesidir.
Helin bunu açıkça söylüyor:
“Kadının şimdiye kadar kazandığı düzeyin geriye itilmesi kaygımız var, yeniden eve kapatılma kaygımız var.”
Kadın hareketi Öcalan’ın demokratik entegrasyon projesini reddetmiyor.
Tam tersine Öcalan’a bağlılığını vurguluyor.
Fakat şu soruyu soruyor:
Yeni düzende kadın hareketinin özerkliği ve kazandığı toplumsal alan korunacak mı?
Kadın hareketi, PKK içerisinde Öcalan’ın yeni paradigmasına en güçlü ideolojik meşruiyet sağlayan yapı olarak öne sürülüyor.
Ancak aynı zamanda bu hareketin ayrı bir kurumsal ağırlığa dönüşmesi, gelecekte örgüt içindeki güç dağılımını değiştirebilecek potansiyel taşımaktadır.
KANDİL’İN ÇATIŞMACI DAMARI
Tutanakta en açık biçimde ayrışan başka bir damar BAHOZ Erdal’ın yaklaşımıdır.
Öcalan, Bahoz’un Halep krizindeki yaklaşımını açık biçimde eleştiriyor.
Öcalan Bahoz’u iyi niyetli fakat stratejik olarak sorumsuz olarak tanımlıyor.
Bu nedenle Bahoz çizgisi, Öcalan’ın en açık biçimde karşı çıktığı stratejik eğilimlerden biridir.
YPG’NİN AYRI JEOPOLİTİĞİ
Tutanaklarda Mazlum Abdi ve Şahin Cilo üzerinden ortaya çıkan başka bir merkez vardır. Bu merkez klasik Kandil mantığından farklıdır. Çünkü Suriye’deki yapı uluslararası aktörlerle ilişki, ABD ve Avrupa ile temas ve bölgesel güç dengeleri gibi farklı gerçekliklerle karşı karşıyadır.
Öcalan’ın eleştirisi tam da burada ortaya çıkmaktadır. Ona göre YPG’nin kendi başına karar üretmesi yeterli değildir.
Öcalan Şahin Cilo’yu “yoldaş” olarak görürken, onun siyasal/askerî kararlarının daha geniş bir strateji içinde değerlendirilmesini istemektedir.
Özellikle Barzani meselesinde ayrışma belirgindir. Öcalan’a göre Rojava’nın Barzani merkezli bir Kürt ulus-devlet modeline yaklaşması, kendi paradigmasıyla çelişir.
Bu nedenle onun açısından Rojava’daki temel tehlike yalnızca Türkiye’nin askerî müdahalesi değildir. Rojava’nın başka bir Kürt jeopolitiğinin parçası haline gelmesidir.
Tutanaklardan anlaşılan PKK, Öcalan’ın tarihsel ve ideolojik otoritesini büyük ölçüde koruyan; fakat farklı bölgelerde, farklı kadro kuşaklarında ve farklı deneyimlerinde oluşmuş stratejik alt-merkezlere sahip heterojen bir örgütsel yapıdır.
Öcalan’ın kendi cümlesi zaten bu tespiti doğrulamaktadır:
“Biz PKK’yi de yekpare bir güç gibi algıladık. Ama bizim bile hakim olamayacağımız, homojen olmayan bir PKK gerçekliği var.”
HERKES ÖCALAN’IN YÖNTEMİNİ KABUL ETMİYOR
Tutanakların belki de en önemli sonucu budur. Kandil heyeti genel olarak Öcalan’ın stratejik dönüşümünü kabul ediyor. Abbas, “Bizim kongre kararımız da öyle” diyor. Sabri, Öcalan’ın sürecin merkezinde olması gerektiğini söylüyor.
Dolayısıyla sorun Öcalan’ın meşruiyetini kabul edip etmemek değildir. Sorun, Öcalan’ın önerilerinin örgütsel pratikte nasıl uygulanacağıdır.
Çünkü 40 yıllık çatışmanın ürettiği kadro örgütlenmeyi silah üzerinden kurmuştur, otoritesini çatışma döneminde kazanmıştır, fedakârlığı ölüm üzerinden tanımlamıştır, şehitlik kültürünü örgütsel kimliğin parçası yapmıştır.
Öcalan ise şimdi “Yaşamı savaşın önüne koyun” demektedir. Bu yalnızca siyasî değil, örgütsel bir başkalaşımdır ve herkes bunu kabul etmemektedir.
DÖRT SENARYO
Buradaki asıl risk, örgütün fiilen farklı stratejik merkezlere ayrılmasıdır.
Bu durumda dört sonuç ortaya çıkabilir.
1. “Öcalan çizgisi” ile “savaş mirası” arasında çift başlılık
2. Suriye’nin ayrı bir stratejik merkez haline gelmesi
3. Barzani merkezli Kürt modeli ile Öcalan’ın modeli arasındaki rekabet ve
Kürt siyasi alanını başka bir Kürt merkezinin doldurması.
4. Öcalan’ın kişisel otoritesine aşırı bağımlılık.
Öcalan bütün çözümün kendi kişisel otoritesine bağlı olduğunu tekrar tekrar söylüyor:
“Benim dışımda kimse yapamaz.”
“Öcalan’dan başkası bunu yapamaz.”
“İcranın başında benim olmam lazım.”
Dolayısıyla 1–2 Şubat tutanaklarının en önemli sonucu şudur: PKK içinde temel mücadele Öcalan’ın varlığı ile yokluğu arasında değildir. Asıl mücadele Öcalan’ın hangi PKK’yi kurumsallaştıracağı ile eski PKK’nin hangi unsurlarının yeni döneme taşınacağı arasındadır.
Fakat PKK’nin eski kadroları, kurumları, hafızası ve silahlı kültürü henüz tamamen ortadan kalkmış da değildir.
Asıl kritik nokta burasıdır.
Öcalan’ın “PKK homojen değil” tespiti, aslında sürecin en büyük yapısal problemini ortaya koymaktadır. Örgütün ürettiği farklı stratejik kültürleri yeni siyasi yapı içerisinde birleştirmek başka şeydir.
Bu nedenle sürecin geleceğini belirleyecek asıl soru PKK’nin yerine hangi siyasi ve örgütsel yapı geçecek ve bu yapının üzerinde kim, hangi meşruiyetle, hangi stratejiyle belirleyici olacaktır?
