Özer Çetinkaya
Köşe Yazarı
Özer Çetinkaya
 

NATO ve Türkiye: Körlerin Yürüyüşü

Pieter Bruegel’in 1568 tarihli “Körler Kıssası” ya da “Körlerin Yürüyüşü” isimli tablosu, birbirlerinin omuzlarına tutunarak yürüyen altı kör adamı tasvir eder. Figürler, birbirlerine tahta çubuklarla bağlanmıştır. En öndeki kılavuz dereye düşmüş, dengesini kaybetmiş ve sırt üstü yuvarlanmaktadır. Öndeki liderin ardından gelen diğer körler henüz düşmemiş olsalar da, gözleri görmediği ve öndekinin düştüğünü fark edemedikleri için aynı hazin sonla karşılaşacakları kesindir. Bruegel bu eserinde, yanlış liderlere tutunarak ve onların peşinden giderek, felakete sürüklenen insanları ve toplumsal körlüğü eleştirmiştir. Bruegel’in tablosu, Matta İncili’ndeki “Eğer kör, köre kılavuzluk ederse, her ikisi de çukura düşer” ayetine dayanan güçlü bir alegoridir. Tıpkı Trump ile Erdoğan’ın jeopolitik yürüyüşü gibi. Türkiye, Hürmüz’de dereye yuvarlanan Trump’atutunarak ve onun liderliğine güvenerek sürdürdüğü jeopolitik yürüyüşün dönüm noktalarından birine geldi. 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesi, derenin kenarına yaklaşan Türkiye açısından çukura yuvarlanıp yuvarlanmayacağını belirleyecek.Zira Türkiye, dış politik gelişmelerin tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar iç politikayı belirlediği bir dönemden geçiyor. Zirve sonuçlarının Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e, Ortadoğu’dan Balkanlar’a kadar jeopolitik dalgalanmalara neden olacağı muhakkak. Bütün bu aksların kesişiminde bulunan Türkiye açısından da NATO zirvesinin içeride ve dışarıda sonuçları olacaktır.  Yeni Görevler NATO zirvesinde Türkiye’nin yeni görevler üstleneceğine dönük işaretler giderek güçleniyor. Bunların ilki, Ukrayna’da “NATO Misyonu” kapsamında öncülüğü üstlenmek, ikincisi ise “NATO Güney Kanadı komutanlığı.” Türkiye’den Karadeniz’de lojistik kalkan olması; Orta Doğu’da ise, göç ve savaş hattında tampon ülke olması bekleniyor. Bütün bunların karşılığında milli muharip uçak için 700 milyon dolarlık motor satışına izin verilmesi gündemde. ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye’ye 700 milyon dolardan fazla değere sahip onlarca jet motoru satma isteğini 24 Haziran’da Kongre’ye resmen bildirdi. Bütün bunlara rağmen Türkiye, İsrail’in başını çektiği Akdeniz enerji koridoruna alınmayacak. Ankara’dan asker talep edilirken, Doğu Akdeniz’den ve Mavi Vatan’dan feragat etmesi bekleniyor.  Karadeniz Basıncı 10 Ağustos 1914’te İstanbul’a gelen Goeben ve Breslau isimli iki alman savaş gemisi, Osmanlı donanmasına katılmış, 29 Ekim 1914’te Kırım’daki Rus limanlarını bombalayarak Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı’na girmesine neden olmuşlardı. Bu jeopolitik karar, Osmanlı’nın geniş topraklarıyla birlikte paramparça olmasıyla sonuçlandı.  Bugünün Türkiye’si de tek bir cepheden değil; Karadeniz, Doğu Akdeniz, İran hattı, NATO yükümlülükleri ve iç siyasetin aynı anda birbirine bağlandığı bir baskı kuşağının ortasında duruyor. Bu kuşak, bir “komplo” anlatısından çok, son 20 yılda art arda gerçekleşen olayların belirlediği bir stratejik sıkışma tablosu.  Karadeniz’de 2025 sonundan itibaren yaşananlar, çatışmanın Türk kıyılarına taşan bir deniz savaşına dönüştüğünü gösterdi. Ukrayna’nın son 8 aydır Karadeniz’deki tankerlere ve ticari gemilere saldırma stratejisi Türkiye’nin deniz yetki alanlarına kadar ulaşmış durumda. Yani Ukrayna, kendi topraklarındaki savaşı İstanbul Boğazı’na kadar yayma stratejisini ısrarla uygulamaya devam ediyor. Ankara açısından mesele, çatışmanın Türk münhasır ekonomik bölgesinde ve kıyılarına yakın sularında normalleşmesidir. Dışişleri Bakanlığı Montrö’yü Karadeniz güvenliğinin temel unsuru sayıyor; AKPhükümeti de saldırıların seyir, can ve çevre güvenliği için ciddi risk oluşturduğunu söylüyor. NATO’nun kendi metinlerinde ise Ukrayna’ya destek, ittifakı savaşın tarafı yapmayacak şekilde tasarlanmış durumda; fakat fiiliyatta Karadeniz’in güvenlik maliyeti Türkiye’nin omuzlarına yükleniyor. Bir yanda savaşın deniz ticaretine sıçraması, öte yanda boğazların kavşak olarak kullanılması, Türkiye’yi arzu etmediği halde krizin merkezine çekiyor. Bu yüzden Karadeniz’deki tabloyu yalnızca “Rusya–Ukrayna savaşı” diye okumak eksik kalır. Şu anda asıl mesele, savaşın lojistik ve ekonomik ayağının giderek büyüyen dalgalar şeklinde Türk kıyılarına çarpmasıdır. Savaş gemilerine değil, tankere, terminale, sigorta primine ve deniz ticaret rotasına yönelen baskı, Türkiye’nin güvenlik kavrayışını değiştiriyor. Montrö burada yalnızca hukuki metin değil; yayılmayı frenleyen stratejik bir emniyet supabıdır. Türkiye bu supabı korudukça kendi manevra alanını da koruyor. NATO zirvesi nedeniyle supap gevşerse, Karadeniz’deki her tırmanış Ankara’nın iç siyasetinde yeni bir kırılma yaratır.  NATO Düğümü NATO’nun resmî çizgisi dışarıdan bakınca yekpare görünür; ama içeriden bakınca çatlaklıdır. İttifak, 2024 Washington Zirvesi’nde Ukrayna’yı NATO üyeliğine giden “geri döndürülemez” bir yola soktuğunu ilan etti, aynı zamanda NSATU’yukurarak Kiev’e uzun vadeli güvenlik yardımı mekanizması oluşturdu. Ankara zirvesi ise sadece Ukrayna dosyası değil; savunma harcamaları, yük paylaşımı, İran-Hürmüz gerilimi ve güney komşuluğu başlıklarıyla geliyor. Bu da Türkiye’yi, hem doğu kanadının hem güney cephesinin aynı anda taşıyıcısı haline getiriyor.  NATO’nun enerji güvenliği ve güney komşuluğu hamleleri de bu kuşatmanın kurumsal zemini. NATO, 2022 Stratejik Konsepti’nde siyasi, ekonomik, enerji ve hibrit baskılara karşı dayanıklılığı artırmayı amaçladığını; Madrid’de de enerji güvenliğini güçlendirme sözü verdiğini söylüyor. Ayrıca 2024’ten beri Güney Komşuluk için özel temsilci atamış durumda; bu, ittifakın güney hattına ilk kez kurumsal bir odak verdiği anlamına geliyor. Resmî söylemde bu, “komşulukla iş birliği” olarak sunuluyor; fakat stratejik düzlemde okunduğunda, güney cephesinin istikrarsızlığı artık NATO’nun daimi gündemi ve Türkiye’nin daimi yükü demektir. Ankara, bu mimaride yalnızca üye değil; aynı zamanda ileri karakol, transit ülke ve kriz tamponudur. Trump-Erdoğan Hattı Trump–Erdoğan hattı ise bu düğümü daha da karmaşıklaştırıyor. Washington, Ankara zirvesi öncesinde Türkiye’ye jet motoru satışını ilerletiyor; bu paket KAAN programı için önemli ama F-35 dosyasının yerini tutmuyor. Trump da Erdoğan’la ilişkisinin sıcaklığını koruyor ve Türkiye’nin zirvede Washington’la ayrı bir temas yürütmesi bekleniyor. Fakat bu sıcaklık, otomatik güvence sağlamıyor; aksine pazarlık alanının genişlediği anlamına geliyor. Ankara bir yandan savunma sanayii kazanımı elde ederken öte yandan ABD’nin Rusya, İran ve NATO içi yük paylaşımı taleplerini daha yakından hissedecek. İç politikada bu tür kazanımlar “diplomatik zafer” diye satılabilir; ama aynı anda Türkiye’nin dış bağımlılıklarını derinleştirirse, bedeli daha ağır olur. NATO Güvenlik mi Yük Mü? Buradaki soru şudur: NATO Türkiye’ye güvenlik mi sağlıyor, yoksa Türkiye’den daha fazla ön cephe görevi mi istiyor? Resmî metinler birincisini söyler; pratik ise çoğu zaman ikincisini üretir. Ukrayna’ya destek mekanizmaları, güney komşuluğu, enerji güvenliği ve yük paylaşımı, Türkiye’yi aynı anda birkaç büyük krizin içine çekerken, Ankara’nın karar alanını daraltıyor. Böyle bir ortamda NATO zirvesi içeride de siyaseti yeniden kodlar: Savunma, egemenlik, bağımsızlık, yaptırım, bütçe ve güvenlik dili bir kez daha merkeze yerleşir. Bu, hükümetler için olduğu kadar muhalefet için de test anıdır.  İran Cephesi İran cephesindeki gelişmeler, Türkiye için ikinci bir basınç hattı oluşturuyor. 18 Haziran 2026’da Washington ile Tahran arasında bir geçici mutabakat metninin Kongre’ye gönderildiği açıklandı. Aynı dosyada Hürmüz Boğazı trafiğinin artacağı, yani küresel enerji akışında bir rahatlama ihtimali olduğu da belirtildi. Dosya kapanmış değildir, şimdilik dondurulmuştur ve dondurulan her dosya, ileride yeniden patlama potansiyeli taşır.  Türkiye açısından İran dosyası yalnızca diplomatik bir başlık değil; enerji fiyatı, sınır güvenliği, göç baskısı, Suriye ve Irak dengesi, Körfez ticareti,NATO içi tartışma ve Kürt meselesi demektir. Washington–Tahran hattında bir yumuşama olursa, Ankara kısa vadede nefes alır; ama mutabakat çökerse, Hürmüz üzerinden enerji maliyetleri ve bölgesel gerilim yeniden yükselir. Dahası, NATO içinde bile müttefiklerin İran çevresindeki pozisyonları çakışırken Türkiye’den beklenen “istikrar sağlayıcı” rol, içeride kolaylık değil, yeni yük üretir. NATO zirvesinde bu dosyanın yankısı, savunma değil ekonomi üzerinden iç siyasete döner: Enerji faturası, enflasyon, bütçe disiplini ve güvenlik söylemi birbirine bağlanır.  Bu noktada Türkiye’nin önünde iki risk vardır. Birincisi, İran dosyasını tamamen dışarıdan yönetilen bir denklem sanmak; ikincisi, Hürmüz ve Karadeniz dosyalarını ayrı ayrı düşünüp büyük resme bakmamaktır. Oysa aynı anda iki deniz yolu, iki büyük enerji basıncı ve iki ittifak pazarlığı vardır. Bugün Türkiye’nin güvenlik gündemi, yalnızca sınırda silahlı tehditle değil, ticaret rotalarının kırılganlığıyla da tanımlanıyor. Bu nedenle “kuşatma” duygusu, soyut bir retorik değil; taşımacılık, sigorta, enerji ve savunma maliyetlerinin üst üste binmesinden doğan gerçek bir stratejik baskıdır. Kürt Jeopolitiği Türkiye’nin önündeki en yakıcı meydan okuma, Kürt meselesinin ulusal sınırları aşarak bölgesel bir karakter kazanmasıdır. Bugün Irak’ın kuzeyinde fiili bir bölgesel yapı bulunmaktadır. Suriye’nin kuzeyinde ise iç savaş koşullarında ortaya çıkan yeni bir siyasi ve askeri gerçeklik oluşmuştur. İran’daki gelişmeler, Körfez dengeleri ve büyük güç rekabeti dikkate alındığında Kürt meselesi artık yalnızca Türkiye’nin iç güvenlik başlığı değildir. ABD’nin Suriye’nin kuzeyindeki ortaklıkları, Irak’taki siyasi dengeler, İran’daki etnik fay hatları ve İsrail’in bölgesel güvenlik yaklaşımı birlikte değerlendirildiğinde, Kürt meselesinin giderek bölgeselleşme eğilimi gösterdiği görülmektedir. Bu durum Türkiye açısından üç risk üretmektedir. Birinci risk, Türkiye’nin sınırlarının hemen ötesinde ortaya çıkabilecek yeni siyasi oluşumların zaman içinde uluslararası meşruiyet kazanmasıdır. İkinci risk, bölgesel güç mücadelelerinin Türkiye içindeki toplumsal fay hatlarını etkilemesidir. Üçüncü risk ise büyük güçlerin Kürt meselesini kendi jeopolitik rekabetlerinin aracı haline getirmeleridir. Jeopolitik kuşatma yalnız sınırların dışında değil, toplumun içinde de yarılma yaratır. Bu nedenle Türkiye’nin gerçek güvenlik stratejisi; güçlü devlet ile güçlü toplum arasındaki dengeyi yeniden kurabilmektir. Kıbrıs Kuşatması 93 Harbi’nde kuzeyde ağır bir yenilgi alan Osmanlı, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs’ı İngiltere’ye verme karşılığında Rusları durdurabilmişti. Türkiye bugün de benzer bir kıskaca alınabilir. Tanker saldırılarıyla İstanbul Boğazı’na dayanan Ukrayna-Rusya savaşı, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de İskenderun limanına sıkıştırabilir. Zira Türkiye’nin son on beş yılda karşı karşıya kaldığı en önemli jeopolitik meydan okumalardan biri, Doğu Akdeniz’de oluşan yeni enerji ve güvenlik mimarisidir. İsrail açıklarında keşfedilen Leviathan ve Tamar sahaları, Mısır’ın Zohr sahası ve Güney Kıbrıs’ın Afrodit rezervleri, Doğu Akdeniz’i yalnızca bir enerji havzası olmaktan çıkarmış; Avrupa’nın Rusya dışı enerji kaynaklarına yöneldiği stratejik bir alana dönüştürmüştür. Sorun şudur: Türkiye, binlerce kilometrelik kıyı uzunluğuna ve bölgenin en büyük deniz gücüne sahip olmasına rağmen, Doğu Akdeniz’de kurulan enerji diplomasisinin dışında bırakılmıştır. Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail ve Mısır arasında gelişen iş birliği; ABD ve AB’nin siyasi desteğiyle kurumsallaşmış, Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun ortaya çıkmasıyla Türkiyesiz bir enerji mimarisi inşa edilmeye çalışılmıştır. Türkiye’nin dışlanmasının üç temel nedeni bulunmaktadır. Birincisi, 2011 sonrasında Mısır, Suriye ve İsrail ile yaşanan siyasi kırılmalar, Ankara’nın bölgesel diplomatik manevra alanını daraltmıştır. İkincisi, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın AB üyeliğinin sağladığı diplomatik avantaj, Türkiye’nin tezlerini uluslararası alanda sınırlamıştır. Üçüncüsü ise Doğu Akdeniz’deki enerji projelerinin yalnız ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik ve askeri karakter kazanmasıdır. Enerji koridorları, deniz yetki alanları ve güvenlik mimarisi giderek iç içe geçmiştir. Bu dışlanmanın sonuçları ağır olabilir. Türkiye, Doğu Akdeniz enerji denkleminin dışında kaldığı ölçüde Avrupa enerji güvenliği açısından vazgeçilmez transit ülke olma avantajını kaybedebilir. Deniz yetki alanlarına ilişkin tezleri aşınabilir. Yunanistan-GKRY ekseninin uluslararası meşruiyeti güçlenebilir. Daha da önemlisi, Türkiye’nin güney deniz hattı üzerinde sürekli bir siyasi ve askeri baskı oluşabilir. Bütün bunların sonucunda Kıbrıs ebediyen kaybedilebilir. CHP ve NATO CHP açısından bu tabloda iki basit tuzak vardır. Birincisi, dış politikayı bütünüyle iktidarın alanı sayıp susmak; ikincisi, her sertleşmeyi alkışlayıp devletçiliği taklit etmektir. Oysa CHP kendini“program partisi” olarak tanımlar ve kökünü Dokuz Umde’ye, yani kuruluş programına bağlar. CHP, Dokuz Umde’yi yalnız tarihsel miras değil, siyasal yön tayini olarak okumalıdır. Başka bir deyişle CHP’nin elinde sadece muhalefet değil, devlet kurma tecrübesinin hafızası vardır.  Bu hafıza, “İlk Hedefler Beyannamesi ve “Ortanın Solu” ile birleştiğinde daha anlamlı hale gelir. 1960’larda devlet kapasitesinin güçlendirilmesi ve 1970’lerde ortanın solu çizgisinin emeği ilk kez açık bir siyasal özne haline getirmesi bugünün parçalanan toplumsal yapısı açısından önemli dersler barındırıyor. CHP’nin cumhuriyet tarihindeki devrimci atılımları, bugünün jeopolitik kuşatmasını yalnız askeri değil, toplumsal bir mesele olarak okuma imkânı verir. Çünkü dış baskı arttığında içeride milli dayanışma değil, eşitsizlik büyürse ülke kırılır. CHP’nin görevi, güvenlik dili ile toplumcu dili karşı karşıya koymak değil; egemenlik, refah ve toplumsal dayanıklılık arasında yeni bir bağ kurmaktır. Bu kapsamda NATO zirvesi Türkiye’de iç siyaseti iki yönlü etkiler. Bir tarafta iktidar, zirveyi “uluslararası meşruiyet” ve savunma sanayii kazanımı olarak sunacaktır. Öte tarafta, artan savunma harcamaları, dış baskı, enerji belirsizliği ve Rusya–İran dengesi, halkın cebine yansıyan ekonomik maliyetleri büyütecektir. CHP bu noktada, ne teslimiyetçi ne de maceracı bir hat kurmalıdır. Doğru hat, hem Montrö’yü hem sosyal devleti hem de parlamenter denetimi aynı anda korumaktır.  Denge Siyasetinin Sonu Dış baskı artarken toplumsal adalet zayıflıyorsa ülke içeriden çözülür. CHP’nin toplumculuk vurgusu bu nedenle ikincil değil, stratejik olacaktır; eşitlik ve özgürlük olmadan dış kuşatma yarılsa bile içeride sürdürülebilirlik kurulamaz.  Karadeniz’de tankerler, Doğu Akdeniz’de enerji ittifakları, İran hattında belirsiz mutabakatlar ve NATO içinde sert pazarlıklar aynı anda hareket ediyorsa, Türkiye artık eski rahat denge siyasetleriyle yürüyemez. CHP’nin önündeki tarihsel görev, dış baskıyı iç siyasetin oyuncağına çevirmek değil; egemenlik, sosyal devlet ve stratejik sabır ekseninde yeni bir kurucu hat açmaktır. Zira kuşatma sloganla yarılmaz; kurumla, hukukla, askeri caydırıcılıkla, toplumsal adaletle ve soğukkanlı devlet aklıyla yarılır. Körlerin Yürüyüşü devam ederse dereye yuvarlanmak kaçınılmazdır.
Ekleme Tarihi: 28 Haziran 2026 -Pazar
Özer Çetinkaya

NATO ve Türkiye: Körlerin Yürüyüşü

Pieter Bruegel’in 1568 tarihli “Körler Kıssası” ya da “Körlerin Yürüyüşü” isimli tablosu, birbirlerinin omuzlarına tutunarak yürüyen altı kör adamı tasvir eder. Figürler, birbirlerine tahta çubuklarla bağlanmıştır. En öndeki kılavuz dereye düşmüş, dengesini kaybetmiş ve sırt üstü yuvarlanmaktadır. Öndeki liderin ardından gelen diğer körler henüz düşmemiş olsalar da, gözleri görmediği ve öndekinin düştüğünü fark edemedikleri için aynı hazin sonla karşılaşacakları kesindir. Bruegel bu eserinde, yanlış liderlere tutunarak ve onların peşinden giderek, felakete sürüklenen insanları ve toplumsal körlüğü eleştirmiştir.

Bruegel’in tablosu, Matta İncili’ndeki “Eğer kör, köre kılavuzluk ederse, her ikisi de çukura düşer” ayetine dayanan güçlü bir alegoridir. Tıpkı Trump ile Erdoğan’ın jeopolitik yürüyüşü gibi.

Türkiye, Hürmüz’de dereye yuvarlanan Trump’atutunarak ve onun liderliğine güvenerek sürdürdüğü jeopolitik yürüyüşün dönüm noktalarından birine geldi. 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesi, derenin kenarına yaklaşan Türkiye açısından çukura yuvarlanıp yuvarlanmayacağını belirleyecek.Zira Türkiye, dış politik gelişmelerin tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar iç politikayı belirlediği bir dönemden geçiyor. Zirve sonuçlarının Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e, Ortadoğu’dan Balkanlar’a kadar jeopolitik dalgalanmalara neden olacağı muhakkak. Bütün bu aksların kesişiminde bulunan Türkiye açısından da NATO zirvesinin içeride ve dışarıda sonuçları olacaktır. 

Yeni Görevler

NATO zirvesinde Türkiye’nin yeni görevler üstleneceğine dönük işaretler giderek güçleniyor. Bunların ilki, Ukrayna’da “NATO Misyonu” kapsamında öncülüğü üstlenmek, ikincisi ise “NATO Güney Kanadı komutanlığı.”

Türkiye’den Karadeniz’de lojistik kalkan olması; Orta Doğu’da ise, göç ve savaş hattında tampon ülke olması bekleniyor. Bütün bunların karşılığında milli muharip uçak için 700 milyon dolarlık motor satışına izin verilmesi gündemde. ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye’ye 700 milyon dolardan fazla değere sahip onlarca jet motoru satma isteğini 24 Haziran’da Kongre’ye resmen bildirdi. Bütün bunlara rağmen Türkiye, İsrail’in başını çektiği Akdeniz enerji koridoruna alınmayacak. Ankara’dan asker talep edilirken, Doğu Akdeniz’den ve Mavi Vatan’dan feragat etmesi bekleniyor. 

Karadeniz Basıncı

10 Ağustos 1914’te İstanbul’a gelen Goeben ve Breslau isimli iki alman savaş gemisi, Osmanlı donanmasına katılmış, 29 Ekim 1914’te Kırım’daki Rus limanlarını bombalayarak Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı’na girmesine neden olmuşlardı. Bu jeopolitik karar, Osmanlı’nın geniş topraklarıyla birlikte paramparça olmasıyla sonuçlandı. 

Bugünün Türkiye’si de tek bir cepheden değil; Karadeniz, Doğu Akdeniz, İran hattı, NATO yükümlülükleri ve iç siyasetin aynı anda birbirine bağlandığı bir baskı kuşağının ortasında duruyor. Bu kuşak, bir “komplo” anlatısından çok, son 20 yılda art arda gerçekleşen olayların belirlediği bir stratejik sıkışma tablosu. 

Karadeniz’de 2025 sonundan itibaren yaşananlar, çatışmanın Türk kıyılarına taşan bir deniz savaşına dönüştüğünü gösterdi. Ukrayna’nın son 8 aydır Karadeniz’deki tankerlere ve ticari gemilere saldırma stratejisi Türkiye’nin deniz yetki alanlarına kadar ulaşmış durumda. Yani Ukrayna, kendi topraklarındaki savaşı İstanbul Boğazı’na kadar yayma stratejisini ısrarla uygulamaya devam ediyor.

Ankara açısından mesele, çatışmanın Türk münhasır ekonomik bölgesinde ve kıyılarına yakın sularında normalleşmesidir. Dışişleri Bakanlığı Montrö’yü Karadeniz güvenliğinin temel unsuru sayıyor; AKPhükümeti de saldırıların seyir, can ve çevre güvenliği için ciddi risk oluşturduğunu söylüyor. NATO’nun kendi metinlerinde ise Ukrayna’ya destek, ittifakı savaşın tarafı yapmayacak şekilde tasarlanmış durumda; fakat fiiliyatta Karadeniz’in güvenlik maliyeti Türkiye’nin omuzlarına yükleniyor. Bir yanda savaşın deniz ticaretine sıçraması, öte yanda boğazların kavşak olarak kullanılması, Türkiye’yi arzu etmediği halde krizin merkezine çekiyor.

Bu yüzden Karadeniz’deki tabloyu yalnızca “Rusya–Ukrayna savaşı” diye okumak eksik kalır. Şu anda asıl mesele, savaşın lojistik ve ekonomik ayağının giderek büyüyen dalgalar şeklinde Türk kıyılarına çarpmasıdır. Savaş gemilerine değil, tankere, terminale, sigorta primine ve deniz ticaret rotasına yönelen baskı, Türkiye’nin güvenlik kavrayışını değiştiriyor. Montrö burada yalnızca hukuki metin değil; yayılmayı frenleyen stratejik bir emniyet supabıdır. Türkiye bu supabı korudukça kendi manevra alanını da koruyor. NATO zirvesi nedeniyle supap gevşerse, Karadeniz’deki her tırmanış Ankara’nın iç siyasetinde yeni bir kırılma yaratır. 

NATO Düğümü

NATO’nun resmî çizgisi dışarıdan bakınca yekpare görünür; ama içeriden bakınca çatlaklıdır. İttifak, 2024 Washington Zirvesi’nde Ukrayna’yı NATO üyeliğine giden “geri döndürülemez” bir yola soktuğunu ilan etti, aynı zamanda NSATU’yukurarak Kiev’e uzun vadeli güvenlik yardımı mekanizması oluşturdu. Ankara zirvesi ise sadece Ukrayna dosyası değil; savunma harcamaları, yük paylaşımı, İran-Hürmüz gerilimi ve güney komşuluğu başlıklarıyla geliyor. Bu da Türkiye’yi, hem doğu kanadının hem güney cephesinin aynı anda taşıyıcısı haline getiriyor. 

NATO’nun enerji güvenliği ve güney komşuluğu hamleleri de bu kuşatmanın kurumsal zemini. NATO, 2022 Stratejik Konsepti’nde siyasi, ekonomik, enerji ve hibrit baskılara karşı dayanıklılığı artırmayı amaçladığını; Madrid’de de enerji güvenliğini güçlendirme sözü verdiğini söylüyor. Ayrıca 2024’ten beri Güney Komşuluk için özel temsilci atamış durumda; bu, ittifakın güney hattına ilk kez kurumsal bir odak verdiği anlamına geliyor. Resmî söylemde bu, “komşulukla iş birliği” olarak sunuluyor; fakat stratejik düzlemde okunduğunda, güney cephesinin istikrarsızlığı artık NATO’nun daimi gündemi ve Türkiye’nin daimi yükü demektir. Ankara, bu mimaride yalnızca üye değil; aynı zamanda ileri karakol, transit ülke ve kriz tamponudur.

Trump-Erdoğan Hattı

Trump–Erdoğan hattı ise bu düğümü daha da karmaşıklaştırıyor. Washington, Ankara zirvesi öncesinde Türkiye’ye jet motoru satışını ilerletiyor; bu paket KAAN programı için önemli ama F-35 dosyasının yerini tutmuyor. Trump da Erdoğan’la ilişkisinin sıcaklığını koruyor ve Türkiye’nin zirvede Washington’la ayrı bir temas yürütmesi bekleniyor. Fakat bu sıcaklık, otomatik güvence sağlamıyor; aksine pazarlık alanının genişlediği anlamına geliyor. Ankara bir yandan savunma sanayii kazanımı elde ederken öte yandan ABD’nin Rusya, İran ve NATO içi yük paylaşımı taleplerini daha yakından hissedecek. İç politikada bu tür kazanımlar “diplomatik zafer” diye satılabilir; ama aynı anda Türkiye’nin dış bağımlılıklarını derinleştirirse, bedeli daha ağır olur.

NATO Güvenlik mi Yük Mü?

Buradaki soru şudur: NATO Türkiye’ye güvenlik mi sağlıyor, yoksa Türkiye’den daha fazla ön cephe görevi mi istiyor? Resmî metinler birincisini söyler; pratik ise çoğu zaman ikincisini üretir. Ukrayna’ya destek mekanizmaları, güney komşuluğu, enerji güvenliği ve yük paylaşımı, Türkiye’yi aynı anda birkaç büyük krizin içine çekerken, Ankara’nın karar alanını daraltıyor. Böyle bir ortamda NATO zirvesi içeride de siyaseti yeniden kodlar: Savunma, egemenlik, bağımsızlık, yaptırım, bütçe ve güvenlik dili bir kez daha merkeze yerleşir. Bu, hükümetler için olduğu kadar muhalefet için de test anıdır. 

İran Cephesi

İran cephesindeki gelişmeler, Türkiye için ikinci bir basınç hattı oluşturuyor. 18 Haziran 2026’da Washington ile Tahran arasında bir geçici mutabakat metninin Kongre’ye gönderildiği açıklandı. Aynı dosyada Hürmüz Boğazı trafiğinin artacağı, yani küresel enerji akışında bir rahatlama ihtimali olduğu da belirtildi. Dosya kapanmış değildir, şimdilik dondurulmuştur ve dondurulan her dosya, ileride yeniden patlama potansiyeli taşır. 

Türkiye açısından İran dosyası yalnızca diplomatik bir başlık değil; enerji fiyatı, sınır güvenliği, göç baskısı, Suriye ve Irak dengesi, Körfez ticareti,NATO içi tartışma ve Kürt meselesi demektir. Washington–Tahran hattında bir yumuşama olursa, Ankara kısa vadede nefes alır; ama mutabakat çökerse, Hürmüz üzerinden enerji maliyetleri ve bölgesel gerilim yeniden yükselir. Dahası, NATO içinde bile müttefiklerin İran çevresindeki pozisyonları çakışırken Türkiye’den beklenen “istikrar sağlayıcı” rol, içeride kolaylık değil, yeni yük üretir. NATO zirvesinde bu dosyanın yankısı, savunma değil ekonomi üzerinden iç siyasete döner: Enerji faturası, enflasyon, bütçe disiplini ve güvenlik söylemi birbirine bağlanır. 

Bu noktada Türkiye’nin önünde iki risk vardır. Birincisi, İran dosyasını tamamen dışarıdan yönetilen bir denklem sanmak; ikincisi, Hürmüz ve Karadeniz dosyalarını ayrı ayrı düşünüp büyük resme bakmamaktır. Oysa aynı anda iki deniz yolu, iki büyük enerji basıncı ve iki ittifak pazarlığı vardır. Bugün Türkiye’nin güvenlik gündemi, yalnızca sınırda silahlı tehditle değil, ticaret rotalarının kırılganlığıyla da tanımlanıyor. Bu nedenle “kuşatma” duygusu, soyut bir retorik değil; taşımacılık, sigorta, enerji ve savunma maliyetlerinin üst üste binmesinden doğan gerçek bir stratejik baskıdır.

Kürt Jeopolitiği

Türkiye’nin önündeki en yakıcı meydan okuma, Kürt meselesinin ulusal sınırları aşarak bölgesel bir karakter kazanmasıdır. Bugün Irak’ın kuzeyinde fiili bir bölgesel yapı bulunmaktadır. Suriye’nin kuzeyinde ise iç savaş koşullarında ortaya çıkan yeni bir siyasi ve askeri gerçeklik oluşmuştur. İran’daki gelişmeler, Körfez dengeleri ve büyük güç rekabeti dikkate alındığında Kürt meselesi artık yalnızca Türkiye’nin iç güvenlik başlığı değildir.

ABD’nin Suriye’nin kuzeyindeki ortaklıkları, Irak’taki siyasi dengeler, İran’daki etnik fay hatları ve İsrail’in bölgesel güvenlik yaklaşımı birlikte değerlendirildiğinde, Kürt meselesinin giderek bölgeselleşme eğilimi gösterdiği görülmektedir.

Bu durum Türkiye açısından üç risk üretmektedir.

Birinci risk, Türkiye’nin sınırlarının hemen ötesinde ortaya çıkabilecek yeni siyasi oluşumların zaman içinde uluslararası meşruiyet kazanmasıdır.

İkinci risk, bölgesel güç mücadelelerinin Türkiye içindeki toplumsal fay hatlarını etkilemesidir.

Üçüncü risk ise büyük güçlerin Kürt meselesini kendi jeopolitik rekabetlerinin aracı haline getirmeleridir.

Jeopolitik kuşatma yalnız sınırların dışında değil, toplumun içinde de yarılma yaratır. Bu nedenle Türkiye’nin gerçek güvenlik stratejisi; güçlü devlet ile güçlü toplum arasındaki dengeyi yeniden kurabilmektir.

Kıbrıs Kuşatması

93 Harbi’nde kuzeyde ağır bir yenilgi alan Osmanlı, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs’ı İngiltere’ye verme karşılığında Rusları durdurabilmişti. Türkiye bugün de benzer bir kıskaca alınabilir. Tanker saldırılarıyla İstanbul Boğazı’na dayanan Ukrayna-Rusya savaşı, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de İskenderun limanına sıkıştırabilir. Zira Türkiye’nin son on beş yılda karşı karşıya kaldığı en önemli jeopolitik meydan okumalardan biri, Doğu Akdeniz’de oluşan yeni enerji ve güvenlik mimarisidir. İsrail açıklarında keşfedilen Leviathan ve Tamar sahaları, Mısır’ın Zohr sahası ve Güney Kıbrıs’ın Afrodit rezervleri, Doğu Akdeniz’i yalnızca bir enerji havzası olmaktan çıkarmış; Avrupa’nın Rusya dışı enerji kaynaklarına yöneldiği stratejik bir alana dönüştürmüştür.

Sorun şudur: Türkiye, binlerce kilometrelik kıyı uzunluğuna ve bölgenin en büyük deniz gücüne sahip olmasına rağmen, Doğu Akdeniz’de kurulan enerji diplomasisinin dışında bırakılmıştır. Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail ve Mısır arasında gelişen iş birliği; ABD ve AB’nin siyasi desteğiyle kurumsallaşmış, Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun ortaya çıkmasıyla Türkiyesiz bir enerji mimarisi inşa edilmeye çalışılmıştır.

Türkiye’nin dışlanmasının üç temel nedeni bulunmaktadır.

Birincisi, 2011 sonrasında Mısır, Suriye ve İsrail ile yaşanan siyasi kırılmalar, Ankara’nın bölgesel diplomatik manevra alanını daraltmıştır.

İkincisi, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın AB üyeliğinin sağladığı diplomatik avantaj, Türkiye’nin tezlerini uluslararası alanda sınırlamıştır.

Üçüncüsü ise Doğu Akdeniz’deki enerji projelerinin yalnız ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik ve askeri karakter kazanmasıdır. Enerji koridorları, deniz yetki alanları ve güvenlik mimarisi giderek iç içe geçmiştir.

Bu dışlanmanın sonuçları ağır olabilir. Türkiye, Doğu Akdeniz enerji denkleminin dışında kaldığı ölçüde Avrupa enerji güvenliği açısından vazgeçilmez transit ülke olma avantajını kaybedebilir. Deniz yetki alanlarına ilişkin tezleri aşınabilir. Yunanistan-GKRY ekseninin uluslararası meşruiyeti güçlenebilir. Daha da önemlisi, Türkiye’nin güney deniz hattı üzerinde sürekli bir siyasi ve askeri baskı oluşabilir. Bütün bunların sonucunda Kıbrıs ebediyen kaybedilebilir.

CHP ve NATO

CHP açısından bu tabloda iki basit tuzak vardır. Birincisi, dış politikayı bütünüyle iktidarın alanı sayıp susmak; ikincisi, her sertleşmeyi alkışlayıp devletçiliği taklit etmektir. Oysa CHP kendini“program partisi” olarak tanımlar ve kökünü Dokuz Umde’ye, yani kuruluş programına bağlar. CHP, Dokuz Umde’yi yalnız tarihsel miras değil, siyasal yön tayini olarak okumalıdır. Başka bir deyişle CHP’nin elinde sadece muhalefet değil, devlet kurma tecrübesinin hafızası vardır. 

Bu hafıza, “İlk Hedefler Beyannamesi ve “Ortanın Solu” ile birleştiğinde daha anlamlı hale gelir. 1960’larda devlet kapasitesinin güçlendirilmesi ve 1970’lerde ortanın solu çizgisinin emeği ilk kez açık bir siyasal özne haline getirmesi bugünün parçalanan toplumsal yapısı açısından önemli dersler barındırıyor. CHP’nin cumhuriyet tarihindeki devrimci atılımları, bugünün jeopolitik kuşatmasını yalnız askeri değil, toplumsal bir mesele olarak okuma imkânı verir. Çünkü dış baskı arttığında içeride milli dayanışma değil, eşitsizlik büyürse ülke kırılır. CHP’nin görevi, güvenlik dili ile toplumcu dili karşı karşıya koymak değil; egemenlik, refah ve toplumsal dayanıklılık arasında yeni bir bağ kurmaktır.

Bu kapsamda NATO zirvesi Türkiye’de iç siyaseti iki yönlü etkiler. Bir tarafta iktidar, zirveyi “uluslararası meşruiyet” ve savunma sanayii kazanımı olarak sunacaktır. Öte tarafta, artan savunma harcamaları, dış baskı, enerji belirsizliği ve Rusya–İran dengesi, halkın cebine yansıyan ekonomik maliyetleri büyütecektir. CHP bu noktada, ne teslimiyetçi ne de maceracı bir hat kurmalıdır. Doğru hat, hem Montrö’yü hem sosyal devleti hem de parlamenter denetimi aynı anda korumaktır. 

Denge Siyasetinin Sonu

Dış baskı artarken toplumsal adalet zayıflıyorsa ülke içeriden çözülür. CHP’nin toplumculuk vurgusu bu nedenle ikincil değil, stratejik olacaktır; eşitlik ve özgürlük olmadan dış kuşatma yarılsa bile içeride sürdürülebilirlik kurulamaz. 

Karadeniz’de tankerler, Doğu Akdeniz’de enerji ittifakları, İran hattında belirsiz mutabakatlar ve NATO içinde sert pazarlıklar aynı anda hareket ediyorsa, Türkiye artık eski rahat denge siyasetleriyle yürüyemez. CHP’nin önündeki tarihsel görev, dış baskıyı iç siyasetin oyuncağına çevirmek değil; egemenlik, sosyal devlet ve stratejik sabır ekseninde yeni bir kurucu hat açmaktır. Zira kuşatma sloganla yarılmaz; kurumla, hukukla, askeri caydırıcılıkla, toplumsal adaletle ve soğukkanlı devlet aklıyla yarılır. Körlerin Yürüyüşü devam ederse dereye yuvarlanmak kaçınılmazdır.

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.