Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) açıklamasıyla 131 fonun tasfiyesine karar verildiği ve 455 bin 758 yatırımcının bu krizden etkilendiği netleştiğinde, Türkiye sermaye piyasası tarihinin en büyük sarsıntılarından biriyle karşı karşıya kaldığımız anlaşıldı. Haftalardır kamuoyunun ve medyanın gözü, soruşturma kapsamındaki tutuklamalar, lüks araç ve teknelere el koymalar, haber bültenlerini süsleyen özel jet görsellerinde.
Mağdur bir yatırımcının veya ekran başındaki vatandaşın adalet duygusu için bu manşetler elbette rahatlatıcı. Ancak bir hukukçu olarak acı ama somut bir gerçeği vurgulamak zorundayım: Ceza yargılaması tek başına mağdur yatırımcının uğradığı zararın giderilmesini sağlamaz.
Ceza hukuku faili cezalandırır; mağdurun parasını geri getirecek olan ise ceza soruşturmasıyla paralel yürüyecek olan özel hukuk kapsamında, borçlar hukuku ve icra-iflas mekanizmalarıdır.
Sermaye piyasası mevzuatına hakim bir gözle bakıldığında işin teknik ve hayati noktası şurada başlıyor: Kanunen (SPK m. 53) doğrudan "fonun kendi malvarlığına" veya fon hesabındaki paralara geçici haciz koydurmak yasaktır. Bu nedenle bu krizde mağdurun parasını kurtaracak asıl hukuki yol; fon malvarlığı tartışmalarını bir kenara bırakıp, ceza soruşturmasına konu olan eylemler (piyasa dolandırıcılığı, güveni kötüye kullanma vb.) üzerinden Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK m. 49) haksız fiil sorumluluğunu çalıştırmak ve doğrudan şüphelilerin şahsi malvarlıklarına İcra ve İflas Kanunu (İİK m. 257) uyarınca ihtiyati haciz koydurmaktır.
Bu noktada ise şirketlerin veya sorumluların en sık arkasına sığınacağı argüman "Yatırımcı bu fona para yatırırken risk almayı kabul etti." olacaktır. Bu savunma argümanı ise tamamen bir kavram kargaşası yaratma çabasından ibarettir, çünkü yatırımcının kabul ettiği piyasa riski; hisse senetlerinin borsa koşullarında değer kaybetmesi veya fon fiyatının gerilemesidir. Yatırımcı; fon kaynaklarının bilerek ve isteyerek sığ hisselere kilitlenerek batırılması, ilişkili şirketlere teminatsız borç olarak aktarılması veya hileli işlemlerle aldatılma riskini asla satın almamıştır.
Sermaye piyasasında yapılan bu tür manipülatif eylemler ve mevzuata aykırı usulsüzlükler, Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi anlamında açık bir "haksız fiil" oluşturur. Bu haksız fiil, fonun piyasa şartlarındaki genel kayıplarından tamamen bağımsızdır ve doğrudan doğruya yatırımcının cebinde bir "doğrudan zarar" yaratır. Yani ceza soruşturmasına konu olan her hileli işlem, kusurlu faillerin şahsi servetleriyle sorumlu tutulduğu bir tazminat davasının konusudur. Tazminat talebiyle birlikte ise başvurulacak yol ise, İcra ve İflas Kanunu’nun 257. maddesi uyarınca İHTİYATİ HACİZDİR.
İhtiyati haciz alabilmek için kanunun aradığı şart ise tam ispat değil, "Yaklaşık İspat"tır (İİK m. 258). İşte ceza soruşturması ile özel hukukun kesiştiği ve yatırımcının elini en çok güçlendiren hukuki dayanak noktası tam olarak burasıdır.
Ceza soruşturması kapsamında şüpheliler hakkında verilen adli el koyma kararları, MASAK raporları ve SPK suç duyurusu belgeleri; Hukuk Mahkemesi'nde açılacak tazminat davasında İİK m. 258 anlamında "yaklaşık ispat koşulunun gerçekleştiğine" önemli birer delildir.
Bunun yanında ceza hukuku her şüpheli için bireysel anlamda suça katkıyı arasa da, özel hukukta haksız fiile katılan veya bu fiilden haksız kazanç sağlayan tüm failler (TBK m. 61) zarardan ortaklaşa ve zincirleme (müteselsilen) sorumludur. Bu sayede yatırımcı, zararın tamamını zarara neden olan şüphelinin şahsi malvarlığından ihtiyati haciz yoluyla talep etme hakkına sahip olur.
Kamuoyunda sıkça konuşulan Yatırımcı Tazmin Merkezi (YTM) güvencesi veya Merkezi Kayıt Kuruluşu (MKK) vasıtası ile yapılması planlanan ara ödemeler de doğru anlaşılmalıdır. YTM bir "hasar sigortası" değildir. YTM yalnızca saklanan varlıkların teslim edilememesi halini kapsar ve 2026 yılı için yatırımcı başına azami tazmin tavanı 2.065.145 TL ile sınırlıdır.
Ayrıca yapılan ara ödemeler kimseyi sorumluluktan kurtarmaz, açık bir feragat beyanı olmadıkça kesin ibra niteliği de taşımaz. Mağdur bir yatırımcı için ceza davasının sonuçlanmasını ya da idari tasfiye sürecini beklemenin yanı sıra, tavan sınırları aşan zararlar için şüpheli yöneticilerin şahsi malvarlıklarına gitmek de pekala mümkündür. Zira ceza davasının sonunu beklerken uçup giden bir malvarlığının ardından haklı çıkmanın, yatırımcı mağduriyetini gidermeyeceği açıktır.
