Özgür Özel: Sandık gelecek ve herkes gelip hesaplaşacak
Özgür Özel: Sandık gelecek ve herkes gelip hesaplaşacak
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda konuştu.
Özgür Özel, şunları söyledi:
BU ZORLU GÜNLERDE HİÇBİRİNİZ YALNIZ DEĞİLSİNİZ
2026 yılının ilk grup toplantısındayız. 2025 yılı ülkemiz ve milletimiz için çok zor bir yıl oldu. Ancak 2025’i bütün acılarıyla, bütün haksızlıklarıyla, adaletsizlikleriyle, bütün yaşattıklarıyla geride bıraktığımızı ümit ediyor, yeni yıla yeni umutlar ve yeni inançlarla giriyoruz. Bir kez daha 86 milyon yurttaşımızın yeni yılını kutlarken her biri için sağlık, huzur, refah ve adalet diliyoruz. İçinde bulunduğumuz bu zorlu şartlarda, bu zorlu günlerde hiçbiriniz yalnız değilsiniz. ‘Her şeyin var bir çaresi, onun da adı Cumhuriyet Halk Partisi’ demek istiyorum. Önemli yıldönümlerinin olduğu bir hafta. 4 Ocak 1990’da Zonguldak’tan yola çıkan, sel olup Ankara’ya akan Madenci Yürüyüşü’nün 35’inci yıldönümünde buradayız. ‘Aşağıda ölüm, yukarıda açlık var’ diyerek yerin altından hak aramaya çıkanları, hatıraları önünde, tarihimize bıraktıkları o saygın mücadelenin önünde saygı ile eğilerek selamlıyorum. Aynı zamanda Sarıkamış Harekâtı’nın 111’inci yılındayız. Geçen sene bugünleri Sarıkamış’ta geçirmiştik. Sarıkamış’ın karlı dağları üzerinde yazlık elbiseleriyle, ayaklarında çarıklarıyla, ‘Önce vatan’ diyerek yola çıkan ve geri dönmeyi düşünmeyen tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak.
SANDIK GELECEK VE HERKES YÜZLEŞİP HESAPLAŞACAK
Dün Boğaziçi Üniversitesi’ndeki direnişin de beşinci yıldönümüydü. 2 Ocak 2021 tarihinde üniversitenin iradesine karşı rektör değil, bir kayyım atadılar. Melih Bulu, Boğaziçi’nde siyasal vesayetin ilk kulu oldu. O günden bugüne hem ona, hem kendisinden sonra atanan kayyıma karşı öğretim görevlileri ve Boğaziçi’nin öğrencileri ile mezunları büyük bir direniş gösteriyorlar. Her hafta aynı gün, aynı saatte direniyorlar. Sırtlarını kayyımlık binasına dönüyorlar. Yüzlerini özgür akademiye dönüyorlar. Biz parti programımızda YÖK’ü; 1980 darbesinin tortusu olan ve her partinin iktidara gelirken ‘Kaldıracağız’ deyip, sonra etinden, sütünden, yününden istifade ettiği YÖK’ü; AK Parti’nin geldiğinde en önemli taahhüdü olan ve şimdi en önem verdiği alan olarak kullandığı YÖK’ü kaldıracağımızı yazdık. Rektör atamalarıyla ilgili çalıştık. Buradan Boğaziçi öğrencilerinin, öğretim görevlilerinin ve tarihin huzurunda şunu ifade etmek istiyorum. Bir sandık gelecek. O sandıkta herkes bir şeylerle yüzleşecek ve hesaplaşacak. Yoksullukla hesaplaşacağız, işsizlikle hesaplaşacağız. Güvencesizlikle hesaplaşacağız. İş cinayetleriyle, kadın cinayetleriyle, doğa katliamlarıyla hesaplaşacağız. Boğaziçi ve üniversiteler de bu kayyımlık müessesesi ile o sandıkta hesaplaşacak. O hesap görüldükten sonra yönettiğimiz Türkiye’de üniversitelerin rektörlerini, doğru belirlenmiş kat sayılarla, üniversitenin öğretim görevlilerinin, üniversitenin öğrencilerinin, üniversitenin emekçilerinin ve üniversite ile bağını koparmamış mezunların kullandığı oylarla demokratik olarak seçeceğiz. Sandıktan kim çıktıysa onu atayacağız.
İKTİDARIMIZIN İLK YILINDA YIKACAĞIZ BU DÜZENİ
Değerli arkadaşlar ekonomide maalesef çok zor geçecek bir yıla girdik. Neden bunu söylüyorum? Çünkü bu çatı altında gelecek yılın bütçesini yaptık. Kimden ne alınacağını, kime ne verileceğini karara bağladılar. Devletin alan sağ eli, hep emekçinin sırtında, yoksulun sırtında, emeklinin sırtında. Veren şefkatli sol elini ise çok tutuk bir şekilde tarif ettiler. Bir şey verirlerse de onları yine yoksullara, ihtiyaç sahiplerine değil; zenginlere, yandaşlara vermeyi tercih ettiler. Toplam 15,6 trilyon lira vergi ödeyeceğiz hep beraber. Saniyede 496 bin lira; 500 bin lira. Saniyede 500 bin lira vergi ödeyeceğiz. Kim ödeyecek vergiyi? 100 liralık verginin 64 lirasını dolaylı vergilerle, yani fabrikatör ile fabrikanın kapıcısını ayırmayan, multimilyarder ile asgari ücretliyi ayırmayan vergilerle hepimiz ödeyeceğiz. Elektrik, doğalgaz harcarken, süt, ayakkabı alırken, çocuğumuza hırka, gocuk alırken, gelirimize bakmadan aynı vergiyi ödeyeceğiz. Yüzde 64. Sonra? Bir de yüzde 24’lük bir dilim var. Onu da maaşı çekmeden, maaş eline değmeden, maaşından gelir vergisi kesilenler ödeyecek. Yani beyaz yakalılar, mavi yakalılar, işçiler, emekliler. Geriye ne kalıyor? Yüzde 12. Onun yüzde 1’i gayrimenkul sahiplerinden alınan diğer vergiler. Yüzde 11, Türkiye’de yapılan tüm ticaretten, imalattan, ihracattan, hizmet sektöründen para kazananların verecekleri kurumlar vergisi. Yüzde 88’ini orta direk ve yoksullardan alan, verginin sadece yüzde 11’ini vermesi gerekenden alan bu düzenin adı; AK Parti’nin kara düzenidir. İktidarımızın ilk yılında yıkacağız bu düzeni, ilk yılında.
ASGARİ ÜCRETLİYE 28 BİN LİRA VERMEYİ KAFAYA KOYDU
2,7 trilyon lirayı faiz ödemesine ayırmışlar. 1,4 trilyon lirayı da yatırımlara. Yapılacak yatırımların, bütün yatırımların, aklınıza gelebilecek bütün bakanlıklardaki bütün yatırımların toplamına ayrılan paranın iki katını faize ödüyorlar. Cumhuriyet tarihinin en yüksek faizli bütçesi, en faizci bütçesi. Diğer taraftan 100 liralık toplanan verginin 20 lirası faize, 10 lirası yatırıma gidiyor. Tam iki kat fark var arada. ÖTV, özel tüketim vergisi. Lüks harcamalar yani pırlantadan, o pahalı lüks saatlerden alınmayan özel tüketim vergisi, tırnak makasından, mutfak tüpünden, çiftçinin kullandığı mazottan alınmaya devam edecek. AK Parti’nin gerçeği bu. Kimse Erdoğan’dan masallara inanmasın. Kimse bu yılın geçen yıldan iyi olacağına inanmasın, durumunun geçmişten iyi olacağına inanmasın. Durumunun geçmişten iyi olması için bu milletin sandığa gitmesi ve AK Parti iktidarını göndermesi lazım. Kime konuşuyoruz? Herkese. Ama en çok da emeklilere, asgari ücretlilere ya da asgari ücretin biraz üzerinde maaş alan herkese. Açlık sınırı, 30 bin lira. Cumhuriyet Halk Partisi belirlemiyor bunu. Türk-İş belirliyor. 30 bin liranın üzerinde açlık sınırı var. Tarihte ilk kez asgari ücret ilan edildiği gün açlık sınırının altıdaydı. 28 bin lira ilan ettiler. İlan edildiği gün altında. Alındığında açlık sınırı biraz daha yükselmiş olacak. AK Parti işçiye 12 ay boyunca… Biliyorsunuz seçimden önce ‘Yılda üç - dört kez düzenleriz’ diyorlardı. Seçimden sonra asgari ücrete yıl içinde hiç dokunmadılar. 28 bin lira vermeyi kafaya koydu. Peki, en düşük emekli maaşı? 18 bin 975 lira. 19 bin lira bile değil. Bu rakamı artıracaklarını söylemesini dün bekledi herkes. Döndü ve baktı. Erdoğan’ın ağzını bu konuda bıçak açmadı. Bugün ev kirasının zam oranı yüzde 34. Emeklinin zam oranı yüzde 12’dir. Market poşetine yüzde 100 zam yapanlar emekliye yüzde 12 zam yaptılar. Köprü ve otoyollara ‘Az yaptık’ deyip, yüzde 25 zam yapanlar, emekliye yüzde 12’lik zammı layık gördüler. 18 bin 975 lira ilan edildiği gün açlık sınırının üçte ikisindedir. İlan edildiği gün neredeyse yüzde 65’indedir asgari ücretin. AK Parti iktidara gelmeden önce en düşük emekli maaşı, 1,5 asgari ücret alıyordu. Yani emekliye hiç ilişmeseler, hiç çelme takmasalar, hiç yakalarına yapışmasalar, 1,5 asgari ücret verseler, bugünkü itiraz ettiğimiz, yetmeyen asgari ücret üzerinden yine emekliye 42 bin lira para vermeleri gerekir. Ama emekliye 19 bin lira veriyorlar, 18 bin 975 lira. Emekliler tarihlerinin en kötü değil, artık en dayanılamaz, katlanılamaz sefalet maaşına muhtaç edildiler.
EMEKLİ İÇİN ET DÖNER HESABI SEKİZDEN BİRE DÜŞTÜ
Bakın çok basit bir karşılaştırma. Gençlik Kollarımız bunu kredi parası için yapmış. ‘Dönün’ dedim, ‘Bir de emekliye bakalım, asgari ücrete bakalım.’ Ben hep soruyorum meydanlarda; ‘Hangi hesap şaşmaz?’ Oradan teyze bağırıyor; ‘Altın hesabı şaşmaz.’ Altın hesabı yapıyorum, Erdoğan kızıyor. ‘Sen gelmeden önce’ diyorum, ‘8 çeyrek altın alıyordu emekli. Şimdi 1,5 çeyrek altına düştü.’ Hesap ortada. ‘Altının onsu - monsu’ diyor filan. O hesabı bırak, başka hesaba bak. Gençlik kolları öğrencilerin alışveriş yaptığı aynı zincirden 2002 yılında bir et dönerin fiyatını çıkarmış. Bir de aynı yerde bugün satılan et dönerin. KYK bursuna gelince söyleyeceğim oradaki hesabı da. 2002 yılında 257 liralık emekli maaşı 1 lira olan et dönerden 257 tane alıyormuş. 257 tane et döner alıyor. Bugün verdikleri emekli maaşı 38 tane et döner alıyor aynı yerden. AK Parti’den önce 257 et döner, 100 gram et olan içinde döner. Bildiğin yarım ekmek döner. 257 taneden, 38 taneye düşmüş. Yani diyor ya ‘Altın çok değişti.’ Ne değişti altın? Et dönerci de altına uyumlanıyor, başka şeyi satan da. Hiçbir esnaf ‘Bu fiyatlarla satış yaparım, yapamam’ diye bakmak zorunda değil. Maliyeti var. O maliyetin içinde tüpü var, ısınması var, ödediği maaş var, sigorta var, kira var. Hesap ortada. 257’ye 38. Asgari ücretlide durum ne? 184 et döner alan bir asgari ücret, şimdi bugünküyle daha ele geçmedi, ele geçince daha da düşebilir; 56 tane et döner alabiliyor. Yani asgari ücretli açısından 3’ten 1’e düşme, emekli açısından ise 8’den 1’e düşme durumuyla karşı karşıyayız. Öyle bir noktadayız ki bu maaşlarla yandaşlara geçiş garantisi veren, bunu da bütçeye koyan, tıkır tıkır ödeyen iktidar, emekliye ve çalışanlara geçim garantisi vermiyor. Hele hele emeklide. Nasıl emekli oldu bu insanlar? Sen bu insanlara dedin ki ‘Yeter çalıştığın, bugüne kadar sen çalıştın. Eller nasırlandı, dirsekler çürüdü, göz nuru aktı, gören gözler kocaman gözlüklere ulaştı. Artık sen çalışma, sen çalıştın. Emekliye baktın. Şimdi sen dinlen, çalışanlar, devlet olarak biz sana bakacağız.’ Bunu deyip emekli ettiği kişiye, kendi geldiği zamanda 8 çeyrek altın alırken, 1,5 çeyrek altın alabilecek maaşı layık gören iktidar, işte bu iktidardır. Bu düzenin adı; AK Parti’nin kara düzenidir. Bu düzeni yıkacağız.
TÜRKİYE BÜYÜK BİR SOSYAL PATLAMANIN EŞİĞİNDEDİR
Bir de ‘Emekliden kötüsü de var’ dedi arkadaşlar, notları hazırlıyoruz. Dedim ‘Daha ne kötüsü olacak?’ 65 yaş aylığı, 5 bin 390 liraymış. Olmuş 6 bin 393 lira. Engelli aylığı, 4 bin 300 liraymış. Olmuş 5 bin 100 lira. Evde bakım maaşı 11 bin 702 liraymış. Olmuş 13 bin 878 lira. Türkiye büyük bir sosyal krizin, sosyal patlamanın eşiğindedir. Buradan bütün siyasi partilere, bilhassa Adalet ve Kalkınma Partisi’ne sesleniyorum: Emekliyi bu halde bırakamayız. Kök maaşlara kanun yoluyla artış yapmak şarttır. Seyyanen zam vermek şarttır. Bir emekli maaşının, bir asgari ücretin altında olması kabul edilebilir değildir. Cumhuriyet Halk Partisi olarak buradayız. Gelin bu hafta bu ayıbı temizleyelim.
ÇALIŞAN 2,5 - ÜÇ MAAŞTAN FAZLASINI VERGİYE VERECEK
Ayrıca gelir vergisindeki adaletsizlik de aynen devam ediyor. 2025’te gelir vergisinin ilk dilimi 158 bin liraydı. Şimdi 190 bin lira oldu. Şu demek: Maaş almaya başlıyorsun, sene başından itibaren 190 bin lirayı geçince aldığın maaş, yani bunu üç ayda - dört ayda geçtiğinde ikinci yüksek vergi dilimine, sonra bir sonraki yüksek vergi dilimine. Bu rakamlarla 70 bin lira maaş alan bir çalışan, 180 bin lira, 2,5 maaşını vergiye verecek. 100 bin lira maaş alan bir mühendis diyelim, 320 bin lira, 12 maaşın üç maaştan fazlasını vergiye verecek. Neden böyle oldu? Aslında AK Parti geldiğinde durum hiç böyle değildi. Gerçekten yüksek maaşlar, yüksek vergi dilimine giriyordu. Ama virgülden sonrasını katmayarak, bazı sene daha da başka oyunlar yaparak, en az işte sendika açıklamış 750 bin olacak. Bize sorarsan 1 milyon liraya kadarki maaşların en düşük dilimde, yüzde 15’te vergilendirilmesi lazımken, 190 bin liradan itibaren üçüncü - dördüncü aydan itibaren yüksek vergi dilimi başlıyor.
GENÇLER KENT LOKANTASI HARİÇ BUNUNLA KARNINI DOYURAMAZ
Biraz önce söyledim, Gençlik Kollarımız dün Erdoğan’ı izlemişler, benim söylediğimi de hatırlamışlar. Diyorum ya, Erdoğan’ı duyunca ‘İki kere iki dört eder’ dese, açıp kerrat cetvelini kontrol edeceksin kesin bir numara vardır diye. Diyor ki dün, daha önce de söylemişti. Diyor ki, ‘Biz gelmeden önce KYK kredisi, öğrenciye verilen 45 liracıktı’ diyor. ‘Biz şimdi onu 4 bin lira yaptık’ diyor. Öğrenciler de hemen dönmüşler önce hemen altın hesabına bakmışlar. O olmazsa olmaz. 45 liracık, 30 liracık olan çeyrek altından 1,5 tane alıyormuş. Bugün 1,5 çeyrek altın 16 bin lira. Erdoğan 16 bin lira yerine, ‘cık’ dediği, 4 bin lira veriyor ve bununla övünüyor. Gençler kişi başına 133 lira tutuyor. Ve diyorlar ki ‘Bu verilen maaş, belki bir mercimek çorbası içiyor. Ucuz bir yer bulursan. Çoğu yerde 180, 150’ye var. 100’e çok zor bulunur.’ Kent lokantası hariç bu parayla bir öğün karın doyurmak bile mümkün değil gençlere verdiği parayla. Gençler bu paranın 8 et dönerle, 16 tavuk dönerle bittiğini söylüyorlar. Ve dönüp bakmışlar rahmetli Ecevit’in, Sayın Bahçeli’nin, rahmetli Mesut Yılmaz’ın olduğu. Onlardan bir tanesi kendi hükümetlerine destek veren bir parti. Dönüp, dönüp, dönüp, dönüp ağzına geleni söylüyor o iktidara. Ve diyor ki ‘Koalisyon döneminde şöyle berbattı.’ O berbat dedikleri koalisyon döneminde 2002’de 45 liracık, 45 tane et döner alıyormuş. Bugün verdikleri para, 8 tane et döner alıyor arkadaşlar. 45 et döner veren ve güya öğrencileri aç bırakan, Ecevit - Bahçeli - Yılmaz iktidarı, koalisyon hükümeti, şimdi 4 bin lira veren Tayyip Erdoğan’ın sekiz et dönerde biten KYK kredisi.
ESNAFA DESTEK İÇİN BULAMADIĞI PARAYI 19 MART İLE YAKTILAR
Değerli arkadaşlar, Cumhuriyet Halk Partisi olarak 2025 yılını çok önemli bir mücadeleyle, çok önemli bir direnişle, bunu da tek başımıza değil Türkiye’nin bütün demokratlarıyla birlikte, bütün muhalefet partilerinin dayanışmasıyla, Türkiye’nin bütün demokratlarının sahip çıkmasıyla bir büyük mücadeleyle geçirdik. Bir yönetimde çarkın ilk dişlisi, hiç şüphesiz adalettir. Adalet olmazsa refah da olmaz, zenginlik de olmaz. Bakın 2025’in enflasyon hedefi yüzde 17’ydi. Yılsonunda yüzde 31’le bitti. Ne oldu 2025’te? Büyük bir felaket mi oldu? Deprem mi oldu? Meteor mu düştü? Savaşa mı girdik, işgale mi uğradık? Ne yaptık, ne oldu da bu hale geldi memleket? 19 Mart’ta, bir yıl önce 31 Mart’ta partisi ile ilk kez seçim kaybeden birinin hazımsızlığı yüzünden. Ve seçim kazandığında baş tacı yaptığı milli iradeyi küçük gören, ‘Onlar karar veremez İstanbul’u kimin yöneteceğine. Ben veririm. Binali yönetsin dedim. ‘Olmaz’ dediler. Murat Kurum dedim, ‘Evine dönsün’ dediler’ deyip, bu iradeyi hiçe sayan birisinin, Cumhuriyetimizin bir sonraki Cumhurbaşkanına, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir sonraki iktidarına, mevcut gücüyle haksızca kullandığı, bağımsız olması gereken yargı üzerindeki talimatlarıyla bir sivil darbe girişimi oldu. O günden sonra 160 milyar dolar kaynağımız darbeye gitti. Bugün emeklilere ‘Gel para ver’ dediğimizde bulamadığı para, 19 Mart’ta yanan paradır. ‘Asgari ücreti artır, ama esnafa yük olmasın. Esnafın SGK desteklemesi bin lira olmaz 10 bin lira yapalım küçük esnafa’ dediğimizde bulamadığı kaynak, 19 Mart’tan sonraki süreçte yaktığı paradır. Borsayı çökerten, yatırımcıları kaçırtan, faizleri yükselten ve kredi kartına yüzde 96 ödeyemediğin zaman faiz bindiren hem 19 Mart darbesinin ürünüdür. Bugün kredi kartından çektiği parayı minimumunu ödeyemeyip ya da ödemek için başkasından çekip, topu birazcık çevirip, sonra o hızla büyüyen kartopunun altında kalınmasının sebebi; tutturulmayan hedefler ve hızla yükselen faizlerdir. Hepsinin sebebi, 19 Mart’taki hukuksuzluktur. Dünyada yargı bağımsızlığı olup, gerçek anlamda yargıya güvenin yüzde 80 - 90’larda olup, enflasyonun çift haneli olduğu bir ülke yoktur. Doğrudan bağlantı vardır arada. Kuvvetler ayrılığı olan hiçbir ülkenin, gerçekten kuvvetler ayrılığı tartışılmayan, yani ülkeyi yönetenin yargıya karışmadığı, yürütmenin yasamaya karışmadığı, kuvvetler ayrılığının olduğu ülkelerde çift rakamlı enflasyon yoktur. Yüzde 5’in üzerinde faiz yoktur. Avrupa yüzde 3’lük enflasyon 5 olunca paniğe kapılıp, 6’lık faizde tedbir alırken, ‘Yok Nas var’ deyip, faizleri 80’lere, enflasyonları 80’lere fırlatanların Türkiye’yi getirdikleri hal ortadadır.
100 VATANDAŞTAN 82’Sİ ‘DÜŞERSEM PERİŞAN OLURUM’ DİYOR
Yargıya güvenin yüzde 20’ye düştüğü bir ülkede, bugün Türkiye’de yargıya güven yüzde 18,7’dir. 100 vatandaşının 18’i ‘Mahkemeye düşersem adaleti bulurum’ demektedir. 82’si ‘Maazallah, düşersem perişan olurum’ demektedir. İşte böyle bir ülkede, yargı bağımsızlığının zaten çok tartışmalı olduğu bir ülkede, anayasaya uymayanlar Anayasa Mahkemesi’ni de itibarsızlaşmışlar. Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararlara birinci kademe mahkemeleri, hem de 15 Temmuz darbesini bahane edip, ‘Serbest avukatlardan hakim alacağız’ deyip AK Parti Gençlik Kollarından, AK Parti üyelerinden serbest avukatları mülakatlarda alarak doldurdukları yerde, Anayasa Mahkemesi’nin, ki üyelerinin tamamı AK Parti döneminde atanmıştır. Hiçbirini Ahmet Necdet Sezer atamadı. Tamamına yakını Erdoğan, çok az bir kısmı Sayın Abdullah Gül döneminde atandı. O mahkemenin bile ‘Dur artık’ dediği yerde, birinci kademeyi AK Toroslar Çetesi ve o AK Toroslar Çetesi’nin tesir ettikleri Anayasa Mahkemesi kararlarına dahi uymamaktadır.
15 METREKARE HASTA ODASINDA DÖRT JANDARMA DURUYOR
Şimdi karşımızda Türkiye yargı tarihinde, daha önce de çok hatalı şekilde usulden bozulanlar, Meclis’in aldığı okuma kararını okunmamış sayan çok doğru kararları vardı Anayasa Mahkemesi’nin. Ama ilk kez esastan bir iptal kararına birinci kademe mahkemesi uymamıştır. Tayfun Kahraman, İstanbul’da Gezi Parkı’nda ağaçlar kesilip, yerine Topçu Kışlası yapılacakken çıkan olaylardan sonra, barışçıl gösteriler, tüm tahriklerle göstericilerin çadırları yakıldıktan, sonradan hep ‘FETÖ’cü’ dediler saldıran zabıtaya da polise de emniyet müdürüne de valiye de. O kadar haksızlıklar yapıldıktan sonra, orada Şehir Plancıları Odası adına gidip de arayı bulmaya çalışan, Erdoğan’la görüştükten sonra ‘Sayın Başbakanımız söz verdi. Yargı kararını bekleyecek. Yoksa da referandum yapacak. Hadi Gezi’yi boşaltalım’ diyecek kadar inisiyatif alan, hatta eleştiri bile alan Tayfun Kahraman, FETÖ'cülerin yaptığı iddianame ile üç kere hep birlikte beraat ettikleri halde, Can’ıyla, Kavala’sıyla, Çiğdem Mater’i ile bir kez daha, ‘Birileri onları beraat ettirmeye kalktı’ deyip, Erdoğan’ın zorlamasıyla yargılanıp ceza almıştır. Anayasa Mahkemesi adil yargılanmadığını, yeniden yargılanmasını, salıverilmesi gerektiğini söylemiştir. Ayrıca da sağlık durumuna da dikkat çekmişti, o konuda da bir karar vermişti. Bugün gelinen noktada, Tayfun Kahraman 13. Ağır Ceza Mahkemesi, anayasayı tanımadığı için, daha doğrusu anayasayı tanımamaya Erdoğan’dan cesaret alıp, Anayasa Mahkemesi’ni tanımadığı için Tayfun Kahraman serbest kalması gerekirken içeride tutuldu. Hem hastalığın yapısı gereği, hem geçen zaman, kötü cezaevi şartları. En son hastalığı olan MS’den yeni bir atak geçirdi. İlaçlar kar etmedi. ‘İlaç değiştirilsin’ diye kortizon yüklemesi için Cerrahpaşa Hastanesi’ne götürüldü. Orada yatıyor Bakırköy’de. Ama tesis prefabrikmiş, yattığı odadan firar edebilirmiş. O yüzden 15 metrekare odada, dört jandarmayla birlikte yatıyor. Jandarmalar değişiyor, Tayfun değişmiyor odada. 15 metrekare odada beş kişiler. Neymiş depreme dayanıksız ya, işte hızla yaptılar ya Cerrahpaşa’yı, yapılana kadar oraya aldılar. Prefabrikmiş, bina zayıfmış, buradan firar edebilirmiş. Ayağını kaldıracak mecali olmayan kişiyi, dört jandarma ile birlikte orada tutuyorlar. Kapıdaki infaz korumalar, jandarmalar cabası. ‘Odada en az dört kişi olacaksınız’ demişlere. Öyle bir noktadayız ki; bu kadarını kimse düşmanına yapmaz. Şu salonda namusumla kefilim, şu salonda bunu en sevmediği kişiye yapılmasına rıza gösterecek bir kişi yok. Televizyonları başından beni izleyen AK Parti’nin, MHP’nin seçmenin içinden bu kadar vicdansızlığa karşı susacak bir kişi yok. Bu millet böyle bir millet değil.
ÜLKENİN NAMUSLU HAKİM VE SAVCILARINDAN UTANMIYOR MUSUNUZ?
Bir tarafta en lüks arabalara binen, İstanbul’a gidince dünya kadar savcı mütevazı lojmanlarda kalır, kirada oturur, güç bela bir lojman çıkarsa orada kalır. Efendim boğaz gören yerdeki bir villaya o günün parasıyla 48 milyon lira, 1 milyon lira 30 yıl çalışan öğretmene devletin verdiği 30 yıllık tazminat. Onun o günkü parayla 48 katı. Bugünkü parayla 56 katını tadilatına vermişler binanın. Orada oturacak bir başsavcı. 95 milyon liraya daire satış protokolü yapacak, 9 milyonluk daireyi 30 milyona alacak, satacak. Bugün üzerinde 5’i satılmış toplam 17, 12 tane lüks villa - arsa - tarla tapusu olacak. Baktığında ömür boyu aldığı maaşları, ki ikinci maaşı alamaz, onu da yakalamıştık Lüksemburg’da. Bütün maaşları hiç dokunmasa, biriktirse, o gayrimenkullerin beşte birini alamaz. O adam oradan ahkam kesecek, o adam kara çalacak, bizim arkadaşlarımıza ‘Yolsuz’ diyecek, kendisi orada oturacak. Vallahi da oturtmayacağız, billahi de oturtmayacağız. Buradan AK Parti iktidarına söylüyorum. Adalet Bakanına, vicdanı olan herkese söylüyorum. Yedi kere şikayet yaptık. Bu adamın bir malına mülküne bakın yahu. Mal bildirimine bakın ya, bir bakın. Borsa kurmuşlar, çatır çatır işletiyorlar. Yeter, yeter artık. Bu kadar adaletsizliğin yükünü nasıl taşıyorsunuz kardeşim? Bu ülkenin şerefli, namuslu hakimlerinden, savcılarından hiç mi utanmıyorsunuz? Sizin itibarınız bu çeteye mi kaldı? Erdoğan’ın eskiden ‘AK Toroslar vardı’ dediği gün, masasında AK Toros görüntüsü paylaşan adamın dağıtacağı adaletten ne olacak? Gizli tanıkların adını değiştirip değiştirip aynı ifadeyi ortaya koyan adamların adalet getireceğine kim inanıyor? Bir şeye inanıyoruz. O adamlar adalet getirmeyecek. Ama sizi yenecek iktidarı ülkenin başına getirmeyecek, öyle mi? Vallahi da geleceğiz billahi da geleceğiz. Açık açık çağırıyorum buradan. Devlet Bey de destek verdi. Geçtiğimizde de ‘Devlet Bey diyorsa münasiptir’ dedi Erdoğan. Güveniyorsan savcına, güveniyorsan iddianamene. Biz buradayız. Getirin kanunu. Siz iddia edin canlı yayında, biz verelim cevabını canlı yayında. Hodri meydan. Hodri meydan. Bütün bu suçlardan tutuksuz yargılanmış Erdoğan. Dünün sözde mağduru bugünün zalimi Erdoğan’a söylüyorum. Sana yapılmayanı, bugün yaparak bu zulümle abad olamazsın. Bu iktidarı zulümle sürdüremezsin. Adaletten saparsan bu milletin gönlünden düşersin. Tarihe de darbeci olarak geçersin. Adaletten kaçmıyoruz. AK Toroslar çetesini alsınlar oradan. Tutuksuz, tarafsız ve canlı yayında bütün bunların hesabını teker teker vermeye hazırız. Bu kadar iftiradan, bu kadar haksızlıktan, bu kadar hukuksuzluktan bıçak kemiğe dayanmıştır. Buradan sonra atılacak adım, AK Parti’nin tarih önündeki siyasi sorumluluğunu biraz daha artıracaktır. Ve bugün Adalet ve Kalkınma Partisi’nde ‘Efendim biz de karşıyız, sözümüzü dinletemiyoruz.’ Dinletemiyorsan ayrıl kardeşim. Bu kadar hukuksuzluğa, bu kadar haksızlığa, bu kadar zulme alet olmak, ortak olmak istiyorsanız; kardeşim Adalet ve Kalkınma Partisi zamanında bir niyetle kurulmuş. Milletin teveccühü ile iktidar olmuş. Kimseye nasip olmayacak imkanlar yaşamış. Bugün bu kadar sapıtmışsa, yürüme artık bu bunlar peşinden be kardeşim. Bırakın artık bunları.
DÜNYAYI TEHDİT EDEN HAYDUTLUĞUN TAM ORTASINDAYIZ
Dünya günlerdir Venezuela meselesini konuşuyor. Trumpyönetimi uluslararası hukuku, Birleşmiş Milletler şartını hiçe sayarak bir başka ülkeye tek başına gitti, askeri müdahalede bulundu. Maduro yatak odasında uyurken eşiyle birlikte ve kötü muameleyle gözaltına alındı. Sürüklenerek, paketlenerek kaçırıldı ve Amerika Birleşik Devletleri‘ne götürüldü. Bir devletin başkanı dün bir arabanın arkasında New York sokaklarında dolaştırılarak teşhir edildi. Bir ülkenin onuru ve gururuyla oynandı. Bu da yetmedi; Kolombiya, Küba, Meksika, İran, Danimarka’ya bağlı Grönland, Trumptarafından açıkça tehdit edilmeye başladı. Tüm dünya düzenine tehdit eden bir haydutluğun maalesef tam ortasındayız. Daha sözün en başından söylüyorum. Dünya bu haydutluğa karşı ortak bir tavır almak durumundadır. Bu çıldırmışlık haline karşı durmalıdır. Dünya şimdi susarsa daha sonra dünya savaşlarından sonra dizini dövdüğü gibi dizini dövecektir. Trump düzeni, Amerika’nın düzeni, dünyanın düzeni olamaz, Birleşmiş Milletler sistemi yok sayılamaz. Birleşmiş Milletler niye var? Ne zaman kuruldu? İçindeyiz, 51 ülke Birleşmiş Milletler’in. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Üçüncü Dünya Savaşı olmasın, bir daha dünya savaşları olmasın diye kuruldu. Anlaşmazlık hep beraber görüşülsün, bir müdahale, bir uyarı yapılacaksa hep birlikte yapılsın. Bir devlet bir başka devletin içişlerine karışmasın. Bir devlet bir başka devletin toprak bütünlüğüne göz koymasın. İşgal edemesin. Yönetimine karışamasın. O ülkeyi o ülkedekilerin istedikleri yönetsin diye. Ve sınırlar artık korunsun, sınırlar dünyada değişmesin diye kuruldu. İşine geldi mi Birleşmiş Milletler’de olacaksın, işine geldi mi bir gece kalkıp gidip başka bir ülkede yataktan o ülkenin Cumhurbaşkanı’nı, başkanını alacaksın. Bunun kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Nasıl Trump ‘Gazze’ye gideceğim, oraya oteller yapacağım’ dediğinde ve İsrail’e her türlü desteği verdiğinde, Netenyahu’yu savaş kahramanı ilan ettiğinde, birileri susarken susmadıysak bu mevzuda da ilk andan itibaren susmadık.
DÜNYADA EN YÜKSEK OYA SAHİP SOL-SOSYAL DEMOKRAT PARTİYİZ
Ayıptır söylemesi; nasip oldu ve Cumhuriyet Halk Partisi son seçimlerde aldığı oy oranıyla; yüzde 38’lik oy oranıyla dünyada en yüksek oya sahip sol ve sosyal demokrat partidir. Ayıptır söylemesi; dünyada nüfus üzerinde yüzde 65’le en fazla belediye bölgesini yönetmeye görev almış partidir. Avrupa’nın, dünyanın, bütün sol ve sosyal demokrat partilerin gözünü döndüğü, ‘Avrupa’da aşırı sağ yükselirken Türkiye’de sol nasıl yükseliyor?’ diye mücadelesini ve siyasetini irdelediği partidir. Buradan hem bütün kardeş partilerimiz, hem de demokrasinin yanında duran; dünyada haydut devletlere, sömürgeci devletlere, emperyalist devletlere karşı ulusların, milletlerin şerefini ve onurunu koruma noktasında doğru yerde duran, duracak tüm partilere, tüm üyelere, tüm ülkelere sesleniyorum: Bu haydutluğa karşı sessiz kalmayacağız, kalmamalıyız.
TRUMP GİBİ KÜKREYENLERİ NASIL PÜSKÜRTTÜĞÜNÜ BİLEN MİLLETİZ
Bu Maduro‘nun geçmiş yönetimini savunma anlamına gelmez. Maduro kendi ülkesinde adil olmayan seçimler yapan, kendi halkına adaletsiz davranan, 20 binden fazla muhalifin cezaevlerinde tutulduğu ve kendi ülkesinde adil siyasi bir rekabeti ortadan kaldıran, dünya sisteminin eleştirdiği bir liderdi. Maduro dünyanın kurumları, kuralları önemseyen ve merkeze alan yapısıyla uyarılmalı, eleştirilmeli, demokrasiye davet edilmeli, kurallar dahilinde zorlanmalı. Ne yapılacaksa da Birleşmiş Milletler çatısı altında yapılmalıydı. O günlerde Maduro haksızlıklar yaparken, Sayın Erdoğan ‘Canım kardeşim’ diyordu. Sırtını sıvazlıyordu. Sürekli bir şeyi karıştırıyorlar. Bir ülkedeki otokratı, bir ülkedeki demokrasiyi askıya almaya çalışanları dünyanın demokrasi zeminine davet etmesi lazım. Bu konuda ne yapacaksa hep birlikte yapması lazım. Kurumlar, kurallar, yapılar bunun için var. Yoksa ‘Bir tane büyük abi seçelim, eline sopayı alsın, ona ayarı versin.’ Oradan döner, yarın başka tarafa ayar vermeye çalışırlar. Bunun için Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz Maduro’nunotokrat ya da demokrat olmasıyla değil; Amerikancı ya da değil olmasıyla ilgilenen Trump‘ın bu tavrına karşı dünya düzenini savunmak, Birleşmiş Milletler sistemini savunmak, bir daha dünyadaki ki şimdi nükleer silahlar dünya kadar herkesin elinde ve dünyanın kökünden yok olma tehlikesi var Üçüncü Dünya Savaşı ile birlikte. Burada bizim hep birlikte dünyanın barışını, dünyanın huzurunu savunmamız lazım. Trump gibiler, karşısındakiler sustukça kükrerler. Trumpgibiler, karşısındakiler sindikçe büyürler. Biz Trump gibi büyüyenleri, Trump gibi kükreyenleri, hatta işgale, istilaya gelenleri nasıl püskürttüğünü bilen bir milletiz. Herkes ayağını denk alacak. 400 yıl önce Vestfalya Anlaşması yapılmış. Artık devletlerin sınırları, içişlerine karışmamak, ulusal egemenlik tanımları kabul edilmiş. Gelmiş, dört sene ortalığı karıştırmış ve kaybettiği seçimde senato binalarını bilmem neleri bastırmış, gitmiş, hazımsız. Geri gelmiş yüzde yarım’la ve 400 yıl geri getirecek sistemi. Yok öyle yağma Trump Efendi, yok öyle yağma.
ARANIZDA NASIL BİR AKİT VAR DA TRUMP’IN AKLINA TÜRKİYE GELİYOR
Peki ne oldu? Maduro‘nun başına bunlar geldikten sonra ‘Dostum, kardeşim, canım, ciğerim’ diyen Erdoğan’a döndü ve baktı dünya. Döndü, baktı. 48 saat tık yok. Ne zaman ki tepkiler yükseldi, ayyuka çıktı. Ne zaman ki eleştirilerimiz bütün AK Parti‘ye, MHP’ye oy veren seçmenin de hak verdiği bir düzleme oturdu. Önce ‘Hep beraber Özgür Özel‘e saldıralım.’ O da kar etmedi. Dün çıkmış, öyle ‘Ey Trump’ yok. O seçim öncesi olursa, ihtiyaç olursa Merkel’e falan söylüyordu öyle. ‘11 bin kilometre ötemizde müessif bir hadise vuku buldu’ diyor, ‘müessif hadise.’ Kıyamam, sanki Trump yanlışlıkla yumurta kırmış iki tane de. ‘Müessif hadise.’ Adam kalkmış karısıyla bir adamı götürüyor. Amerika’nın yaptığını kınayamadı. Diyor ki ‘Sayın Trump‘layaptığımız görüşmede ülkemizin endişelerini aktardım.’ O da herhalde ‘Sayın Trump’ diyor, ‘Benim bir şey dediğim yok da Sayın Bahçeli ile Özgür Özel çok kızıyorlar bu işe. Onlar da ülkemin insanı, onların tepkileri. Benim bir şey dediğim yok.’ Şimdi bir soru sorayım Erdoğan’a. Gazeteci arkadaşlar İnşallah yarın buraya gruba geldiğinde de sorarlar. İtilmez, kalkılmazlarsa bir cevap bekleyelim. Trump’ın yanında Senatör söylüyor, Trump da kafa sallıyor. ‘Maduro’ya bir çıkış yolu verdik. Türkiye’ye git dedi Trump’ diyor. Trump da böyle başını sallıyor. ‘Gitmedi’ diyor, ‘Şimdi New York’ta.’ Trump‘Türkiye’ye git’ derken Erdoğan’a ‘Maduro kabul ederse onu Türkiye’ye yollayayım, ona burada bakar mısın?’ diye sordu mu, sormadım mı? Sen bunu biliyor muydun, bilmiyor muydun? Eğer biliyordun da ‘Olur’ dediysen buna nasıl olur dedin? Niye ‘Olur’ dedin? Demedin mi ‘Yahu kardeşim Maduro benim. Seçilmiş bir adam. Orada duruyor. ‘Dik dur, eğilme. Kardeşin seninle’ diyordum ona. Nasıl ‘Paketleyin, getirin, biz burada bakarız’ diyorsun? Ne dedin ona? ‘Çorum’da bir yer ayarlarız, Çorum’u iyi biliyor. Bir bağlantısı var, Çorum’da bir çiftlikte oturturuz’ mu dedin Maduro’yu? Yok demediysen, bilmiyorsan ki bilmiyorsan ‘Bilmiyorum’ de. O zaman Trump‘a dönüp de ‘Sen kim oluyorsun da benim memleketime, benim egemenliğimde olan yere kendince başka ülkeden birini alıp getirip yerleştiriyorsun? Bu ülkeyi ben mi yönetiyorum, sen mi yönetiyorsun?’ diyemedin mi, diyemeyecek misin?
PEYNİR TİCARETİ YAPIYORDUNUZ GEMİCİKLERLE
Aranızda nasıl bir ilişki, onunla aranızda nasıl bir taahhütname, nasıl bir rakip var ki 200 ülke arasında Türkiye geliyor aklına. ‘Maduro’yu hapse koymayayım da Türkiye’ye koyayım’ diye. Ya Maduro’nun Türkiye açısından özel önemi var. Böyle bir peynir ticareti filan yapıyordunuz gemiciklerle. Peynir geliyordu, peynir parasının üç katı navlun ödeniyordu. Türkiye’de 116 çeşit peynir var. İskenderun limanında gemiler Venezuela‘dan gelen yakalanıyordu, sahibi yok. Maduro’nunaltınları oralarda buralarda. Ya Maduro için özel bir yer burası, ya Trump‘la aranızda özel bir akit var. Sayın Erdoğan susarak, ‘-mış gibi’ yaparak, ‘müessif bir hadise’ diye yalandan Trump‘ı ‘Üzdün beni, müessif hadise yarattın’ diyerek bu işin içinden çıkamazsın. Şimdi işin en trajikomik yanına geliyorum. Dün şimdi bu işin içinden çıkacak ya. Aklı sıra Cumhuriyet Halk Partisi’nin dış politikada çelişkileri varmış. Dış politikayı biz yönetiyoruz da ‘Çelişkileri var.’ Ben kendi bakanına soruyorum. Diyorum ki ‘Sayın bakan çok zikzak yapıyorsunuz’, diyor ki ‘Dış politika böyle dümdüz gidersen mayına basarsın. Ondan zikzak yapıyoruz.’ Böyle pişkin adamlar. Ama diyor ki ‘Cumhuriyet Halk Partisi’nin dış politikası omurgasız’mış. Sanki biz dün söylediğimiz bir lafın tersine bir şey söylemişiz gibi. Geçen cahilin biri çıkmış, ‘Efendim Mısır’da Sisi darbe yaparken niye laf etmediniz?’ Tak, sayın grup başkan vekillerimiz çıkardı. 2013 yılı. Darbe yapılmış bugün, ertesi gün Özgür Özel kürsüde. ‘Bu darbeyi bu Meclis kınamalıdır. Hep birlikte imza atmalıdır. Yönetimdekilere itirazımız bir yana hiçbir darbenin arkasında durulmaz’ demişiz. Sonra Meclis bildirgesi olmuş, imza atmışız. Sonra çıkmış, kınamışız. Görünce; ‘E ben bunu bilmiyordum.’ Bilmezsin tabii. Çünkü kendin gibi biliyorsun herkesi. Bakın şimdi Erdoğan’ın nasılmış o omurgalı siyaseti? Diyorum ya ‘Bir köşemiz var. Hak etmediğimi duyarsam, hak ettiğini duyarsın.’ Sayın Erdoğan yine hak etti bu köşeyi. Rus uçağı düşürüldü... Dönemin başbakanının angajmankurallarına göre yetkisi vardı. Bu da tarafsız Cumhurbaşkanı’ydı. ‘Ben düşürdüm, ben’ dedi. ‘Rus uçağının düşürülme talimatını ben verdim’ dedi. Bunun üzerine Suriye’de 34 askerimiz bir hava saldırısıyla şehit oldu. Bunun üzerine Rusça’ya Rusya’da ‘Özür dilerim’ diye tercüme edilen, Türkiye’ye ‘Üzgünüz’ diye tercüme edilen bir özür mektubu iletildi. O ilişkiler, ki o dönem narenciye perişan oldu, domates üreticisi perişan oldu. Turist gelmedi, Antalya perişan oldu. O dönem araya Putin’i tanıyan eskinin önemli, kıdemli siyasetçileri girdi. Aracılıklar edildi. Gidildi, kapıda beklendi. Rus televizyonu iki dakika onu bekletti, geri saydı; şakşak oynadı. ‘Bak ne hale getirdik’ diye. O gün Rus uçağını düşürmekle övünene Putin’in kapısında iki dakika sayaç saydırdılar. Nakavt olmuş boksöre sayar gibi. 10’a kadar da değil, 120’ye kadar saydılar. Orada durdu öyle. Ben incindim, benim onurum incindi. O utanmadı.
‘APTAL OLMA’ DİYE MEKTUP ALDI; KATLADI, CEBİNE KOYDU
Rahip Brunson… ‘Benden’ diyor Trump için, ‘Papazını istiyor’ diyor. ‘Ver papazı, al papazı. Vermezsen papazı bu can bu bedende durdukça alamazsın papazı’ diyor. Dediği papaz, kendi istediği papaz; Fetullah Gülen. Hocası Fetullah Gülen eceliyle orada öldü. Vermediler papazı. Ama Trump bir telefon açtı, sabah telefon açtı ve Rahip Brunson gözünü bir anda Oval Ofis’te açtı. Trump‘a sarılmış, kahve içiyorlar. O gün bugündür Trump alay ediyor bununla, ‘Bir papazım vardı, istedim hemen verdi. İyi adamdır Erdoğan’ diyor. Oysa kiErdoğan günlerce ‘Bu can bu bedende durdukça alamazsın papazı. Ver papazı, al papazı’ diyordu. Bir tehdit telefonuyla özel uçakla Oval Ofis’e uçtu. Trump hala onu hatırlatıyor Erdoğan’a. İsveç ve Finlandiya NATO’ya girecek. ‘Giremezler, ben varken…’ Ya kardeşim NATO’nun açık kapı politikası var. NATO’nun Doğu kanadı biziz. Batı kanadı, Kuzey kanadı var. Güçlenmesi lazım. NATO, ‘geliyorum’ diyene ‘gelme’ demez. ‘Ben varken giremez, PKK’ya bilmem ne yaptılar.’ Finlandiya da girdi, İsveç de girdi. İlk imzayı da Erdoğan’ attırdılar. İlk imzayı. Birleşik Arap Emirlikleri… Sayfa sayfa ‘Namussuzlar, alçaklar.’ Ben değil. Yeni Şafak söylüyor bunları. ‘15 Temmuz darbesinin finansörü bunlar’ diye. En ağır hakaretlerle çıktı Erdoğan’ın gazeteleri. Sonra Erdoğan’da para bitti, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Emiri geldi. Vallahi bir sarıldı, ben kardeşime o kadar sıkı sarılmam. Öyle sarıldı Emir’e. Neden? Yeşil dolarları alacak diye. Ama omurgalı Allah için. Omurgalı. Bana diyor ki efendim Esat düşmeden bir gün önce ‘Esat’la görüş’ demişim. Üç gün önce Esat’la diyalog yolları arıyordu. Harekete geçmişler, İdlip'tengidiyorlar, haberi yok. Birileri yürüyüşe geçti, ‘Biz bunu desteklemiyoruz’ diyordu. İngiltere - Amerika ‘Sus, plan bizim plan’ deyince uyumlandı. Sonra döndü bize laf ediyor. Peki bir de demiş ki, ‘Bizi IŞİD’den medet ummakla suçluyorlardı.’ Vallahi ben bir şey demedim. Bak sen ne demişsin. IŞİD Kobani’yi kuşatınca, ‘Kobani düştü düşecek’ deyip tarihi bir ıskaya kendisi imza atmış. O medet umduğu IŞİD, Türkiye’de daha geçen gün bize üç şehit verdirdi. O dün medet umduğu IŞİD Kobani‘de o gün de düşmedi, o günden bugüne de düşmedi. Şimdi de bambaşka bir şey konuşuyoruz. Cemal Kaşıkçı cinayeti. İstanbul’un ortasında kıtır kıtırkestiler adamı. Asitlerde erittiler. Ne dedi? ‘Cani bunlar. Caninin başı Suudi Arabistan’daki sorumlu’ dedi. Sonra araya o girdi, bu girdi, o geldi, bu gitti. Bir anda dosyayı, ‘O katilleri burada yargılayacağız’ diyen dosyayı olduğu gibi, Cemal Kaşıkçı dosyasını Suudi Arabistan‘a verdi. ‘Biz eğer bu cinayeti affedersek, biz şöyleyiz böyleyiz’ deyip en ağır lafları söyleyen kendi elleriyle dosyayı yolladı Suudi Arabistan’a. Trump’tan ‘Aptal olma’ diye mektup aldı, katladı cebe koydu. ‘Ne diyeceksin?’ dedik. Bir şey demedi. Hala daha demedi. ‘Oval Ofis’e giderken cebindeydi’ dediler. Bir şey dedin mi? Yok. Yüzüne vurdun mu? Yok. İade ettin mi? Yok. Duruyor arşivinde. ‘Aptal olma.’ Trump biraz kükredikçe açıp bakıyor Trump neler yapabilir, neler diyebilir diye.
ABD’NİN TÜM BAŞKANLARI MEZARDAN ÇIKSA İKTİDARDA TUTAMAZ
Dün dönmüş 5 dakikalık randevu hatırlatması yapıyor. Ya Amerika’da şu an görevde olan Dışişleri Bakanı. Biri pot kırsa düzeltecek adam. Gazetecinin biri Erdoğan’la ilgili sormuş, Filistin meselesinde İsrail’i eleştiriyor. Dedi ki, ‘Trump’dan 5 dakika randevu almak için bize yalvarıyorlar, bir de çıkmış konuşuyorlar’ dedi. Şu anki Dışişleri Bakanı. Ne Hakan Fidan’dan bir cevap, ne Erdoğan’dan. Sus pus. Randevu almak için bir ülkenin Cumhurbaşkanı ile kendi ülkesinin İstanbul’unda buluşup; 250 uçak, Çin malına vergi, Amerikan malından vergiyi indirme, LNG satın alma, nadir toprak elementlerini teklif etme. Oğlundan rica ediyor randevuyu. Ondan diyorlar ‘5 dakika randevu için yalvarıyor bize’ diye. Ben toplantıda konuşup giden adama bütün Avrupalı liderlerin huzurunda ve adına ‘Gitmesi yanlış oldu’ demişim. ‘Efendim randevu istemiş de vermemiş.’ ‘5 dakika randevu için yalvarıyorsunuz bize’ diye adam dünyanın gözü önünde söyledi. Sen oradaki gerçeği çarpıtarak kendi rezilliğini örtmeye çalışıyorsun. Amerika’nın şu andaki Büyükelçisi, Tom Barrack. ‘Trump akıllı adam’ diyor. ‘Erdoğan’da olmayanı ona verecek, istediklerini alacak.’ ‘Nedir Erdoğan’da olmayan?’ diyorlar. Meşruiyet. ‘Ya bir ülkenin Cumhurbaşkanı, yürütmenin başı. Meşruiyeti alırsa milletinden alır, sana ne oluyor be hadsiz’ diyemeyen adamın adı Recep Tayyip Erdoğan’dır arkadaşlar. Ben diyorum, o diyemiyor. Neden? Çünkü beklentisi var. Çünkü ‘Eğer Trump’la geçinirsem mahallenin kabadayısı o, herkese ayarı veren o. Beni tutarsa iktidarda tutar.’ Vallahi Trump değil, Amerika’nın ölmüş bütün başkanları mezarından kalkacak, bu ülkede seni iktidarda tutmaya güçler yetmez. Millet yollayacaksa yollayacak. Yollayacaksa yollayacak.
F-35 İŞİNİ BERBAT EDİP, ‘OMURGALI POLİTİKA’ DİYECEKSİN
Parasını ödediğimiz F-35’leri vermiyor, filme döndü filme. Para nerede? Yok. F-35 nerede? O da yok. Altı F-35’imiz var, üzerinde Türk bayrağı yapıştırılmış hangarda duruyor. ‘S400 alacağım’ dedi. ‘Geri adım atmam’ dedi. ‘Atarsam tükürdüğümü yalamış olurum, geri adım atmak ahlaksızlıktır’ dedi. S400’ler hangarda. Şimdi Putin’e söylüyor ‘Geri verebilir miyim?’ diye. Putin de drone yolluyor, ‘Ne oluyor sizin üstünüzde? diye. Şimdi 15 yıldır tek bir savaş uçağı almamış. Bize bu kadar ettiğine rağmen, Ekrem Başkan içeriden yazdı. Ben Alman Milli Savunma Bakanlığıyla da konuştum, Şansölye Yardımcısıyla konuştum, Maliye Bakanı aynı zamanda. ‘Eurofighter’lara bize yapılanlardan dolayı bloke koymuşsunuz, demokrasi yok Türkiye’de diye. Verin’ diyoruz. F-35 için, ‘Vallahi F-35’ler alınsın diye bizim üstümüze düşen ne varsa yapalım’ diyoruz. Ama hem işi berbat edip, hem de böyle bir kenara çıkıp ondan sonra da ‘Ben omurgalı dış politika yapıyorum’ falan kimse demesin. Şahsileştirdiği kurumları, kuralları, Türkiye’nin engin dış politika deneyimini, o deneyimi taşıyan büyükelçileri, bürokratları dışlayan anlayış bizi bu hale getirdi.
EN AĞIR ELEŞTİRİLERİ YAPIYORUZ AMA ORADA DURACAKSIN
Tabii biz bunları konuşuyoruz, eleştiriyoruz, en ağır eleştirileri yapıyoruz. Onu iktidardan indirmek için ne gerekiyorsa yapıyoruz. Ama dışarıdan da birileri çıkmış bu Maduro’nun görüntüsünü yapay zeka ile bir Erdoğan fotoğrafı, Yunanistanlı kendini bilmez haddini bilmez bir gazeteci ‘Efendim Erdoğan’ı da böyle götürecekler.’ Orada dur. Orada dur. Değil Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nı, Cumhurbaşkanlığı sarayının önünden, bir vatandaşımızı alıp da götürmeye cesareti olan varsa hodri meydan. O kadar değil. 15 Temmuz’da Amerika destekli FETÖ operasyonuyla kendi besledikleri, büyüttükleri, şımarttıkları darbeye kalkıştı. İlk telefonu bu kardeşiniz açtı Meclis Başkanı’na. ‘Açın Meclis’i direneceğiz darbeye’ dedim. ‘Biz sandığı getiren partiyiz, sandığı kimseye kaptırmayız’ dedim. ‘Sandıktan kim çıkıyorsa o çıkacak, millet ne diyorsa o olacak’ dedim. O gece ben bunları konuşuyorum, A Haber canlı yayında, şimdi çıkarken sorar. Gerçi ATV çok sorar. A Haberi’in televizyonunda her gece bana neler diyorlardı. ‘ Özgür Özel tarihi bir konuşma yapıyor, demokrasi dersi veriyor’ diye canlı yayında veriyorlardı. Biz ülkemizde ne seçilmişe dokundururuz, ne onu seçene dokundururuz. O seçilmiş zulüm ediyorsa, kötülük yapıyorsa karşısındayız. Ama bizim ülkemizin ama AK Partili, ama MHP’li, ama en tepedeki, ama köyündeki bir vatandaşın saçına dokunacaksın, orada karşında bizi bulacaksın kardeşim. Aklını başına alacaksın. Ben böyle elleri bağlayıp da esir alıp götürme işi var ya, o Yunanlı gazeteci kardeşime bir şey anlatayım. Yunan ordusu geri geri kaçıyor. Trikopis ordu komutanlığına atandığını da bilmiyor, bizimkilerden öğrenecek. Trikopis birlikleriyle birlikte çekilirken Uşak’ta durduruluyor ve esir alınıyor. Trikopis’ialıyorlar, bir çadıra koyuyorlar. Mustafa Kemal geliyor. Mustafa Kemal’in huzuruna getiriyorlar. Kapıdan gireni görünce ayağa kalkıyor. Ayak ayaküstündeyken indiriyor, ayağa kalkıyor. Selam veriyor Trikopis’e. ‘Hoş geldin komutan’ diyor. ‘Sen esir değilsin, bir ordunun komutanısın’ diyor. Sigara ikram ediyor. Kahve söylüyor. Trikopis infaza gittiğini sanıyor elleri bağlı. ‘Çekip başımdan vuracak beni’ sanıyor. Diyor ki ‘Burada bir esir değil, misafirsiniz. Kahvenizi, sigaranızı içiniz. Müsaadeniz varsa bazı sorularım var’ diyor. Diyor ki ‘İkimiz de askeriz, yenmek var, yenilmek var. Bu orduyu buradan buraya niye kaydırmadınız? Bu manevraya niye düşünmediniz?’ Trikopis diyor ki, ‘Ben neden kaybettiğimi şimdi anladım. Siz bu savaş sırasında cephede en öndeydiniz. Bizim komutan İzmir’de, geminin içinden kumanda ediyordu beni. Elbette siz kazanacaktınız’ diyor. O Trikopis’i birkaç gün sonra güvenli şekilde Yunanistan’a iade ederler. O Trikopis yaşar, yaşadığı her sene, 29 Ekim’de Türkiye Cumhuriyeti’nin Büyükelçiliği’nin önüne gider, Atatürk’ün resminin önünde bir selam verir. Sen kime konuşuyorsun be? Sen kime konuşuyorsun? İlk Cumhurbaşkanımızın asaleti ve cesareti bizi bugünlere kadar getirmiştir. Ona layık olmaya, o onun gibi olmaya, günü gelince de onun gibi yönetmeye taliptir bu parti.
ERDOĞAN NORMAL SİYASİ ZEMİNİNE DÖNMEZ, DÖNEMEZ
Son sözüm şudur: Maduro ülkesinde adil bir rekabet sağlasaydı, halkına adaletli davransaydı halk ona sahip çıkacaktı. Maduro örneği, hepimize şunu hatırlatmalıdır: Kırılganlıklar, tartışmalar, gerginlikler, bir ülkenin iç cephesini zayıflatmaya yönelik yapılan her şey o ülkedeki herkes için tehdittir. Artık içeride kavgayı terk etmenin, kutuplaşmayı bitirmenin, toplumsal barışı sağlamanın, milletin gelecek kaygılarını azaltmanın zamanıdır. Sayın Erdoğan iktidarda kalmak için gerginlik, iktidarda kalmak için kutuplaşma, iktidarda kalmak için hakkı olmadığı halde haksız rekabet ve üzerimize şiddet uygulamaktadır. Bu sayede yokluk, yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik konuşulmasın istemektedir. Biz kendisinin zulmüne direnmeye, onun karşısında asla baş eğmemeye, gerekirse baş vermeye ama baş eğmemeye devam edeceğiz. Ancak Erdoğan’ın tek zulmettiği biz değiliz. Ona oy vermiş AK Partili, MHP’li seçmen de 19 bin liralık maaşla açtır, 28 bin liralık asgari ücretle sefil durumdadır. Bizim bu ülkede Erdoğan’a rağmen, keşke bu tutumlarından vazgeçse, keşke normal bir siyasi zemine dönse, dönmez. Bildiği bu. Bir şeytan olmadan, karşısına bir şeytan yaratmadan, insanlara karşısındaki bir düşmanı hedef göstermeden siyaset yapamayan, sevgiyi, umudu örgütlemeyi değil; korkuyu büyütmeyi bilen bir siyasetin sahibidir o. Ama geçmişte her ne sebeple olursa olsun ona oy vermiş tüm seçmenleri de diğer muhalefet partilerinin hem kurumsal kimliklerini, hem seçmenlerini de bu son seçimde sandığa gitmemiş küskünleri de daha oy hakkı yok diye oy vermemiş dünün 15 yaşındaki gelecek seçimin seçmenlerini de Cumhuriyet Halk Partisi olarak böyle kucaklıyoruz. En sıkı şekilde kucaklıyoruz.
MESLEĞİ ONURUYLA YAPANA İŞTE BİR BEYAZ SAYFA
Diyoruz ki… Kimse endişeye kapılmasın. Bundan sonra biz uğradığımız zulmü… Belediye başkanlarımız, Cumhurbaşkanı adayımız içeride. Asliye Hukuk Mahkemesi’nden kayyım atamaya kalkıyorlar partiye. Direniyoruz diye kapatma davaları açmışlar bize. Biz bu mücadeleyi bir yandan veririz. Ama 2026 yılı Türkiye’deki bütün mağdur ve mazlumların duyduğumuz sesini duyuracağımız değil; onlarla birlikte mücadeleyi başlatacağımız, iktidara yürüyeceğimiz, onların da her birimizin hep birlikte çok daha zengin, çok daha mutlu, çok daha sağlıklı, çok daha huzurlu olduğu bir Türkiye’yi hep beraber inşa edeceğiz. Kavga edenler, zulmedenler, hukuk tanımayanlar, sandıktan korkanlar bir yanda kalsın. Biz iktidara yürüyoruz. Mücadeleden bir santim eğilmeyeceğiz. Ama milletle muhabbette de sonuna kadar ilerleyeceğiz. 2026’nın yepyeni bir başlangıç yılı olmasını ümit ettik. Bizden yana bir takım adımlar atacağız. Ama bu gergin ortamda dünyanın ve Türkiye’nin ortamı bu halde. Ama şunu söyleyelim: 19 Mart’tan sonra bizi duymayana, görmeyene boykot yaptık. Kiminin reytingi 0,65’e düşmüş, kiminin cirosu dörtte birbirine düşmüş. Kimi milletvekillerimizle, kimi başka yerle; ‘Bu boykottan çıkabilir miyiz?’ Ona, buna, buna değil; hepsine birden söylüyoruz. İşte size 2026’da bir beyaz sayfa. Karnenizi ben boşalttım. 2026’da yapılan haberin diline, öyle iftirayı iftiracıdan beter vereni de okuyacağız, aldığı eğitim gereği gazeteci gibi haber yapanı da. Her eleştiri başımızın tacıdır. Ama bizi görmeyip de dibi görenlere söylüyorum. İşte bir beyaz sayfa. Bundan sonra takip etmeye devam edeceğiz. Şu an itibari ile en ciddi hassasiyetle takip etmek üzere 19 Mart sürecinde ilan ettiğimiz tüm boykot listesini boşaltıyorum. Yeni tur, yeni bilet. Önümüze bakıyoruz. Herkes işini ona göre yapsın. Kimseden iltimas istemiyoruz, kayırma istemiyoruz. Mesleğini onuruyla yapan, gazeteciliği gazeteci gibi yapan ve televizyonculuğu televizyoncu gibi yapan kim varsa bundan sonra beyaz sayfa önüne açıktır. 19 Mart‘taki yanlışı yapana yanlışı yapmaya, dibi yeniden yaşatmaya kararlıyız. Hodri meydan, açık çek veriyorum.
