Ayşegül Doğan: Olağan kongremizi Eylül veya Ekim gibi yapma kararı çıktı

Siyaset 26.04.2026 - 13:46, Güncelleme: 26.04.2026 - 14:12
 

Ayşegül Doğan: Olağan kongremizi Eylül veya Ekim gibi yapma kararı çıktı

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, iki gün süren Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısı akabinde önceki gün MYK toplantısı ve güncel gelişmelere dair basın toplantısı düzenledi.
Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, Genel Merkez'de yaptığı basın toplantısında gündeme ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu: Öncelikle MYK gündemlerimize ilişkin sizlere bilgi vermek isterim. Elbette en önemli konulardan biri Barış ve Demokratik Toplum Süreci ve gelinen aşama, bundan sonra yapılması beklenenler, şu ana kadar buna ilişkin yapılan değerlendirmeler. Bunlar MYK masamızın en önemli konu başlığı olarak duruyor. Bir başka önemli konu da hepimizin dikkatle takip ettiği, aydınlatılması için mücadele ettiğimiz Gülistan Doku olayı. Maraş ve Siverek’te yaşanan korkunç okul saldırıları da gündemimizdeki konulardandı. Tabii ki ağırlaşan ekonomik kriz ve derin yoksulluk, komisyonlarımızın yaptığı çalışmalar, önümüzdeki döneme dair planlamalar... Tüm bunlar MYK’mızın konu başlıklarıydı. Bir siyasi parti olarak yeniden yapılanma nasıl olacak sorusuna da bu toplantıda yanıtlar aradık. Kongre ve konferans hazırlıkları Merkez Yürütme Kurulumuzun başlıkları arasındaydı.  Ankara’da direnen maden işçilerinin talepleri karşılanmalıdır  Merkez Yürütme Kurulumuzun en sıcak başlıklarından biri de buydu. Gözümüz kulağımız oradaydı ve alandaydık da aynı zamanda milletvekillerimiz, Merkez Yürütme Kurulu üyelerimiz, Parti Meclisi üyelerimiz, Ankara il yöneticilerimiz, il eşbaşkanlarımız, grup başkanvekillerimizle. Doruk Madencilik’te çalışan Bağımsız Maden İş Sendikası üyelerinin ve işçilerin Ankara'daki hak arayışında. Biliyorsunuz, Yıldızlar Holding'e bağlı Doruk Madencilik işçileri aylardır ödenmeyen ücretleri, gasp edilen özlük hakları, dayatılan ücretsiz izin uygulamaları ve güvencesiz çalışma koşulları nedeniyle 12 Nisan'da Eskişehir'den Ankara'ya doğru bir yürüyüş başlattı. Dokuz gün sürdü bu yürüyüş ve 20 Nisan'da Ankara'ya ulaştılar. Yıllardır biriken adaletsizlik böylelikle Ankara’da, siyasetin de başkentinin kapısına dayanmış oldu. İşçiler taleplerini duyurmak için Enerji Bakanlığının önünde seslerini yükseltmeye çalıştı. Ama her zaman olduğu gibi nerede bir itiraz yükselse, nerede bir ses yükselse; bir çözüm iradesi yerine, bu sese kulak kabartmak yerine ne görüyoruz? Ne yazık ki polis barikatı görüyoruz. Burada da aynı şey tekrar etti. Yine bir polis barikatıyla karşılaştılar, gözaltına alındılar. Şiddete maruz kaldılar ama geri adım atmadılar. Çünkü ortada aslında basit bir maaş gecikmesi yok; hayati bir mesele var, sistematik bir emek gaspı var. Aralarında beş aydır maaş alamayan işçiler var. Bir yılda yalnızca iki kez maaş alabilmiş olanlar var. Bu, hayatın dönmemesi demek işçiler için.  110 işçi, gözaltının ardından Kurtuluş Parkı'nda, barikatların arasında direnişlerini sürdürüyor ve açlık grevinde. Bugün açlık grevlerinin altıncı günü. Doruk Maden işçilerinin bu meşru taleplerinin karşılanması gerekiyor. Bu talepler lütuf değil en temel haklarıdır. Dolayısıyla, bu konuda holdingin yaptığı açıklama kendi sorumluluğunu gizleme çabasından öteye gitmiyor. Elektrik fiyatları gerekçe gösteriliyor. Piyasayı, ekonomik koşulları gerekçe göstererek ödenmeyen maaşları izah etmek mümkün değil. Bir kısmı ödendi. Bakanlıkla görüşmeler sürüyor. Ancak 1 Mayıs'a giderken Türkiye'nin dört bir yanında madenciler, işçiler, emek örgütleri, demokratik kitle kuruluşları ve yurttaşlar Doruk Maden işçileriyle dayanışmayı büyütüyor. Bu dayanışma aynı zamanda bizim de mücadele nedenlerimizden biri. İşçilerin haklı taleplerinin yanındayız. Ekmek için, emek için, adalet için, onurlu bir ortak gelecek için ve işçilerin anayasal haklarına yönelik saldırılar son bulana kadar da bu dayanışmayı sürdüreceğiz. Yapılması gereken, herhangi bir yerde itirazını yükselten, protesto hakkını kullanan, en temel anayasal hakkını kullanmak isteyen insanları engellemeye çalışmak değil; bu hakkın kullanımının önündeki engelleri kaldırmaktır. Çare biber gazı değil, gözaltı değil, abluka değil, barikat değil; bu taleplerin karşılanmasını sağlamaktır.  Şimdi bir diğer önemli konuya gelelim. Gülistan Doku ve Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı da Merkez Yürütme Kurulumuzun önemli konu başlıklarından biri. Gülistan Doku ismi bir cinayeti örtbas etmenin, kamuoyunu yanıltmanın, kamu kaynaklarını kullanarak zırhlı bir dokunulmazlıkla özellikle kadınların hayatlarını öğütmenin adeta bir simgesine dönüştü. Yıllardır bunları anlatmaya çalıştığımız her yerde farklı tepkilerle karşılaştık. Oysa bakın yıllar geçti ve verilen ortak mücadele sayesinde bugün örtbas edilemeyecek gerçekler ortaya çıkmaya başlıyor. Dersim'de 5 Ocak 2020'den bu yana karanlıkta bırakılan bir kayıp vakası gibi gösterilmeye çalışıldı Gülistan Doku. Oysa bir kayıp vakası değil. Bürokrasi, yargı ve siyaset üçgeninde kurulan kirli bir düzeni yeniden nasıl ortaya çıkardığını gördüğümüz, her yeni bilgiyle birlikte kamuoyunun yeniden sarsıldığı bir haysiyet mücadelesinin adına döndü aynı zamanda. Yıllarca Gülistan'ın akıbeti sorulduğunda bizler tarafından, ailesi tarafından, kadın örgütleri tarafından, hak savunucuları tarafından hep neresi adres gösterildi? Munzur’un soğuk suları adres gösterildi. Meğer o suçlular, o suların derinliğinde kendi suçlarını saklıyormuş. Dolayısıyla, kamu gücü adaleti tesis etmek için değil; suçun, suçlunun, suçluların, bu organize ağın yaptıklarını ortadan kaldırmak, bu izi süpürmek için kullanılmış. Üstelik halkın vergileriyle maaş alan memurlar bir katili korumak adına delil imha birimine dönüştürülmüş. Şimdi bu karanlık tablonun ortasında Adalet Bakanlığı bünyesinde Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı kuruldu. Bunun kurulmuş olması kuşkusuz yeterli olmasa da önemli bir adım. Yıllardır sokaklarda, meydanlarda, Meclis kürsüsünde, bulunduğumuz her alanda hakikatle yüzleşme talebini en güçlü biçimde ifade etmeye çalıştık. Bunun neden Türkiye için olmazsa olmaz bir ihtiyaç olduğundan bahsettik. Geçmişle yüzleşmenin ve bugüne kadar sürdürülen cezasızlık pratiklerinin ortadan kaldırılmasının neden Türkiye için önemli olduğunu anlatmaya çalıştık. Kime yapılırsa yapılsın, nerede olursa olsun bunlar olmamalı dedik. Bir daha asla yaşanmaması için de bu cezasızlık pratiklerinin ortadan kaldırılması gerektiğini hep ifade etmeye çalıştık. Gecikmiş de olsa bugün hakikatle yüzleşme talebinin kurumsal bir karşılık bulabilme ihtimalinin belirmiş olmasını DEM Parti olarak önemli buluyoruz. Ancak bu birim nasıl çalışacak? Hangi kriterleri esas alacak? Hangi dosyaları neye göre araştıracak? Çalışma yöntemine ilişkin tüm bu belirsizlikler bir yandan da bu soruların sorulmasına neden oluyor. Dolayısıyla söz konusu başkanlık adaleti sağlamak için çalışmalı, çalışma ilkelerini ve uygulama yöntemlerini de hukuka uygun bir şekilde belirlemeli. Gülistan Doku cinayetinde de gördüğümüz çeşitli derin odakların siyasi koruma kalkanı altındaki dosyaları görmezden gelinmemeli. Aksine ne olur? Bu birim eğer söylendiği gibi ucu nereye giderse gitsin, yani 90'lı yıllardan, hatta daha öncesinden bugüne uzanan o karanlık geçmişle yüzleşebilecek mi? O karanlık geçmişin devasa suç ağlarından bahsediyoruz. Öyle büyük ki, iktidarlar değişiyor ama değişmeyen bir başka durum da söz konusu. Dolayısıyla birçok faktör üzerinden değerlendirilmesi gereken bir durumla karşı karşıyayız. Bu ağların merkezindeki isimlerle gerçek bir hesaplaşma yürütülecek mi? Bizce yürütülmeli. Çünkü aksi takdirde atılacak her adım eksik kalır. Ucu nereye ve kime dokunursa dokunsun karanlıktaki bu dosyaları aydınlatmak üzere çalışmalı bu daire. Aynı zamanda belirli pozisyonlardaki kişilerin yargılanamaz, dokunulamaz olduğu bir ülke görünümünden de kurtarabilecek bir güçle çalışmalı. Böyle bir kararlılıkla çalışmalı. Aksi takdirde yine ne olur? Büyüyen sadece adaletsizlik olur.  Bu birim bağımsız gözlemcilerin, baroların ve kadın örgütlerinin önerilerine, katkılarına ve ihtiyaç durumunda denetimlerine dahi açık hale getirilmeli. Biz bu kapsamdaki taleplerimizin ve bu birimin çalışmalarının sonuna kadar takipçisi olacağız. Hatta Meclis’te bir araştırma komisyonu kurulabilir. Bu komisyon yine hak örgütlerinin müdahil olabileceği bir şekilde çalışabilir. Kayıpların akıbetinin karanlıktan aydınlığa kavuşturulması, ailelerin adalet taleplerinin karşılık bulması, cezasızlık pratiklerinin Türkiye'de artık son bulması aynı zamanda bir demokratik sorumluluk olarak da karşımızda duruyor. Gülistan Doku da işte tüm bunların, son dönemde yaşananların adeta bir simgesi haline dönüştü. Bu simgeden yola çıkarak gerçekten adaleti sağlamaya çalışmak gerekiyor. Bunu da geçmişle yüzleşerek, esaslı bir biçimde yüzleşerek yapmak gerekiyor.  Siverek ve Maraş'ta yaşanan okul saldırılarıyla ilgili yaptığımız açıklamalarda ve verdiğimiz önergelerde çok boyutlu ve çok katmanlı bu meseleleri çeşitli boyutlarıyla konuşmamız gerektiğini söyledik. Bir heyetimiz Maraş'a ve Siverek'e gitmişti. Defin anında oradaydılar. Hem başsağlığı dileklerini ilettiler hem bu acıya ortak oldular. Heyetimizin izlenimlerinin raporlaştırılacağını ifade etmiştik. Bunları da konuştuk Merkez Yürütme Kurulunda. Bunun takipçisi olmaya devam edeceğiz ve konuyla ilgili de genişçe bir raporu kamuoyuyla paylaşacağız. Elbette hiçbiri birbirinden ayrı değil bu başlıkların. Demokratik toplum dediğimizde işte bu başlıkların neden birbiriyle bağlantılı olduğunu da görmemiz mümkün oluyor. Çünkü Türkiye'nin en temel ihtiyaçlarından biri herkes için hak, hukuk, adalet, eşitlik, demokrasi, temel insan hakkı ve yaşam hakkıdır. Tüm bunlar hepimizin epeydir özlediği, uğruna mücadele ettiği haklar ve hepimizi ortaklaştıran haklar. O yüzden bu mücadeleyi biz çok büyük bir kararlılıkla sürdürmeyi de yeniden Merkezi Yürütme Kurulumuzda konuştuk. Biliyorsunuz şu ana kadar sayısız toplantı yaptık. Yalnızca Barış ve Demokratik Toplum Süreci başladığından bu yana binleri aşan sayıdaki toplantılarda yüz binlerce, hatta milyonlarca insana ulaştık. Farklı bölgelerde gerçekleştirdik hep bu buluşmaları. En uzak insana ulaşıp bir şekilde kendileriyle ortak gündemimize dair konuşabilmek, ortak meseleleri yeniden değerlendirebilmekti amacımız. Önümüzdeki günlerde de bu buluşmalar sürecek. Bu çalışmalarımıza biz büyük bir motivasyonla devam ediyoruz. Bu kapsamda ilki 29 Nisan'da gerçekleşecek bir dizi bölge toplantısına hazırlanıyoruz. İç Anadolu'dan Marmara'ya, Van'dan Diyarbakır'a, Çukurova'dan Ege’ye uzanacak bu toplantılar Mayıs boyunca sürecek. Geniş kapsamlı örgütlenme toplantıları olarak düşünmek gerekiyor bu toplantıları. Eş Genel Başkanlarımız katılacak bu toplantılara. İl, ilçe eşbaşkanlarımız, yöneticilerimiz, PM üyelerimiz, kadın ve gençlik meclis üyelerimizle farklı bölgelerde bir araya geleceğiz. Bu toplantılarda nasıl daha güçlü örgütlenebileceğimizi konuşacağız. Bu örgütlülüğü büyütmenin yol ve yöntemlerini hep birlikte tartışacağız.  Şimdi gelelim bu bağlamdaki önemli başlıklardan birine. DEM Parti ne zaman kongreye gidiyor? DEM Parti yeniden yapılanacak mı? DEM Parti'nin ismi değişecek mi? DEM Parti'nin programı değişecek mi? DEM Parti’nin tüzüğü değişecek mi? Bu sorular geliyor. Evet, kongre çalışmalarımız başladı. Dün ve bugün bu başlığı tartışıyoruz. DEM Parti, yeni döneme hazırlanmak için olağan kongresini yapmak ve bunun takvimini belirlemek üzere tartışmaları sürdürüyor. Merkez Yürütme Kurulumuzun gündeminde kongre takvimi de var. Nasıl bir yeniden yapılanmaya ihtiyaç duyduğumuzu dünden beri tartışıyoruz. Bugüne kadar bizi takip edenler gayet iyi bilirler ki kongre öncesinde konferanslar yapıyoruz ve kongre hazırlıkları yalnızca merkezde yapılmıyor. Kongre hazırlıklarını yine herkese ulaşmaya çalışarak, en geniş kesimlerle tartışmaya çalışarak yapıyoruz ve dolayısıyla konferanslar yapıyoruz. Sonra da bir büyük konferans yapıyoruz. Ondan sonra da olağan kongremizi yapıyoruz. Bunun takvimini şu anda hazırlamaya çalışıyoruz, bunu tartışıyoruz. Olağan kongremizi sonbaharda yapacağız. Eylül, Ekim ayı gibi. MYK'mızdan şu anda böyle bir tavsiye kararı, böyle bir takvim çıktı. Parti Meclisimiz de değerlendirdiğinde ve tam tarih netleştiğinde kamuoyuyla paylaşacağız. Ancak kongre sürecimizin başladığını ifade edebilirim. Barış ve Demokratik Toplum Süreci ilerliyor mu ilerlemiyor mu, tıkandı mı, bir sorun var mı yok mu? En sık karşılaştığımız sorular bunlar. Barış ve Demokratik Toplum Süreci ilerliyor, ilerleyecek. Biz buna inanıyoruz ve bunun için de hem coşkuluyuz hem heyecanlıyız hem de kararlıyız. Bu coşku, kararlılık ve heyecanla gidiyoruz kongremize. Kongre hazırlıklarını böyle bir motivasyonla yapıyoruz. Savaşın ve şiddetin bu kadar çok yayıldığı bir bölgede barışı konuşmak, barışı inşa etmek, barışı kalıcı hale getirmek, demokratik bir toplum tahayyülünden vazgeçmemek ve bunun için mücadele etmek kolay değil. Bunu en iyi bizler biliyoruz. Ama kolay olmayanı başarabilecek güce ve deneyime de sahibiz. Buna inanıyoruz, bunu başarabileceğimize inanıyoruz. Zaman zaman temposunda düşüklük görülüyor, zaman zaman duraksamalar oluyor. Bazen ritmi istenilen hızda olmuyor. Bu da kamuoyuna demek ki bir tıkanıklık var diye yansıyor. Başta siyasi partiler olmak üzere, Türkiye'de barış isteyen, yaşam hakkını savunan, demokrasi hakkını savunan, eşitlikten ve özgürlükten yana olan herkes bunu başarabilmemiz için birlikte sorumluluk hissetmeli. Bu çağrıyı çok yaptık, yineleyelim.    27 Şubat 2025'in üzerinden epey zaman geçti. Bir yılı devirdik ki 1. yıl dönümünde de ikinci mesajı geldi Öcalan'ın. Ondan sonra yaptığımız Merkez Yürütme Kurulu sonrası basın toplantımızdan bir bölümü paylaşmak istiyorum. “Onlarca yıldır kanamakta olan bu yarayı açıkta bırakmamak gerekiyor. O yüzden de bu fırsata çok hızlı bir biçimde birtakım yasal çerçevelerle, somut adımlarla yanıt vermek gerekiyor ki kaygılar ve endişeler ortadan kalksın. Riskler ortadan kalksın, yeni riskler oluşmasın. Böyle bir siyasal iradeyi ortaya koymak ve bu iradeyi de birtakım yasal düzenlemeler için değerlendirmek gerekiyor” demişiz. O gün yaptığımız tespit bugün hala geçerliliğini koruyorsa ne yazık ki temposu, ritmi istenilen hızda değil demektir. Biraz hızlandırmalıyız. Bunu birlikte yapmalıyız, hep beraber yapmalıyız. Bu, Türkiye toplumunun ortak talebi ve beklentisi. Hepimiz 27 Şubat 2025'te Öcalan'ın yaptığı çağrının ne kadar hayati olduğunu, gereklerinin yerine getirilmesinin ne kadar önemli olduğunu, eş zamanlı bir biçimde adımların atılmasının ne kadar değerli olduğunu defaatle konuştuk. Bu tespitleri yaptık. Şimdi artık gerçekten onlarca yıldır süren bu halin bir şekilde ortadan kaldırılması, silahların tümden devre dışı kalması için gerekenlerin yapılmasının vakti. Kalıcı bir biçimde bunun son bulma ihtimalinden değil, bu fırsatın kalıcı hale gelmesinden bahsediyoruz. Bu artık bir ihtimal değil. Bu stratejik zaman diliminde, stratejik adımlarla değeri de Türkiye açısından stratejik olan -bölgeye baktığımızda öylesine hızla yayılan bir şiddet sarmalı var ki- bu fırsatı hep birlikte kazanabilmek için değerlendirmek gerekiyor. O gün de söylemiştik, bugün de söyleyelim: Durduğumuz yer belli bizim. Barıştan yanayız, eşitlikten yanayız, özgürlükten yanayız, demokrasiden yanayız, hukuktan yanayız, 3. yol siyasetinden yanayız. Türkiye'de bu siyaseti kuracak temel öznelerden biriyiz. Biz bu inanç ve kararlılıkla çalışmalarımıza devam ediyoruz. Biliyoruz ki barışın kaybedeni, savaşın kazananı olmaz. O yüzden birlikte kazanmaya herkesi davet ediyoruz. Süreci hep beraber hızlandırmaya ve bu fırsata sımsıkı tutunmaya çağırıyoruz.  SORU: En yakın zamanda yasal adımların atılması birçok siyasi parti liderleri tarafından talep ediliyor. En son resepsiyonda da konuşuldu. Erdoğan'ın masa sağlam mı sorusu da bu iddiaları gündeme getirdi. Yine çağrı yaptı. Bakırhan "Mühür sizdedir" dedi. Mayıs ayında bekleniyor mu? Çünkü bayramdan sonra Nisan ayı gösterilmişti. Gözler Mayıs ayına çevrildi. Bu konuda ne dersiniz?  Öncelikle o masa metaforu çok önemli ve Türkiye için çok büyük bir değeri var. Çünkü masa demek diyalog demek, temas demek, istişare demek, sorunları konuşarak çözmek demek. Masa demek müzakere edebilmek demek ve biz yeniden konuşabildiğimiz bu ortamı, bu iklimi çok değerli görüyoruz. Bunu yıllardır ifade etmeye çalışıyorduk. Açınız İmralı'nın kapılarını, göreceksiniz neler değiştiğini demiştik. Bakınız, iklim nasıl değişti şimdi. Çağrısı, çağrının akabinde alınan kararlar, örgütün feshi ve silahlarını yakarak imha etmesi, sonra çekilme kararını açıklamış olması ve bu kararların tamamının stratejik olduğunun her defasında vurgulanması, geri dönüşsüz olduğunun söylenmesi çok önemli. Masa işte bu demek. Yani silahların kalıcı bir biçimde tümden devre dışı bırakılması ve demokratik siyasete alan açılması. Dolayısıyla, evet Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'a da söylediği gibi masa sağlam, sağlam olmalı, devrilmemeli. Devrilmemesi, sağlam kalması, daha da güçlenmesi için hep birlikte elimizden geleni yapmalıyız. Biz bu konudaki sorumluluklarımızın farkındayız. Komisyon raporunda ortaklaşan siyasi partiler, grubu bulunanlar ve bulunmayanlar sonuçta bu konuda, yani Türkiye'nin demokrasi yolunda adım atması, Kürt meselesini çözmesi ve bunu diyalogla çözmesi yönünde bir irade beyanında bulunmuş oldular. Dolayısıyla bu ortak sorumluluğumuz. Mayıs ayında olabilir mi yasal düzenlemeler diye soruyorsunuz. Olmalı, Mayıs ayına da kalmamalı. Toplumun beklentisi, talebi geciktirilmemeli tabii ki. Yani komisyon raporunun gereği yerine getirilmeli ve bir an önce artık Meclis’in gündemine gelmeli. Sözünü ettiğimiz konular çünkü Türkiye'yi rahatlatacak, Türkiye'ye soluk aldıracak konular ve Türkiye'nin bu soluğa ihtiyacı var. Üstelik bu nefese Türkiye'de yalnızca bir kesimin değil çeşitli kesimlerin, milyonlarca insanın ihtiyacı var. 86 milyona da kazandıracak olanın bu olduğunu düşünüyoruz. O yüzden tabii ki bizim beklentimiz sürecin hızlı bir biçimde ilerlemesi, takviminin belirlenmesi, ihtiyaçların tespit edilmesi ve herkesin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesidir.   
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, iki gün süren Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısı akabinde önceki gün MYK toplantısı ve güncel gelişmelere dair basın toplantısı düzenledi.

Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, Genel Merkez'de yaptığı basın toplantısında gündeme ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:

Öncelikle MYK gündemlerimize ilişkin sizlere bilgi vermek isterim. Elbette en önemli konulardan biri Barış ve Demokratik Toplum Süreci ve gelinen aşama, bundan sonra yapılması beklenenler, şu ana kadar buna ilişkin yapılan değerlendirmeler. Bunlar MYK masamızın en önemli konu başlığı olarak duruyor. Bir başka önemli konu da hepimizin dikkatle takip ettiği, aydınlatılması için mücadele ettiğimiz Gülistan Doku olayı. Maraş ve Siverek’te yaşanan korkunç okul saldırıları da gündemimizdeki konulardandı. Tabii ki ağırlaşan ekonomik kriz ve derin yoksulluk, komisyonlarımızın yaptığı çalışmalar, önümüzdeki döneme dair planlamalar... Tüm bunlar MYK’mızın konu başlıklarıydı. Bir siyasi parti olarak yeniden yapılanma nasıl olacak sorusuna da bu toplantıda yanıtlar aradık. Kongre ve konferans hazırlıkları Merkez Yürütme Kurulumuzun başlıkları arasındaydı. 

Ankara’da direnen maden işçilerinin talepleri karşılanmalıdır 

Merkez Yürütme Kurulumuzun en sıcak başlıklarından biri de buydu. Gözümüz kulağımız oradaydı ve alandaydık da aynı zamanda milletvekillerimiz, Merkez Yürütme Kurulu üyelerimiz, Parti Meclisi üyelerimiz, Ankara il yöneticilerimiz, il eşbaşkanlarımız, grup başkanvekillerimizle. Doruk Madencilik’te çalışan Bağımsız Maden İş Sendikası üyelerinin ve işçilerin Ankara'daki hak arayışında. Biliyorsunuz, Yıldızlar Holding'e bağlı Doruk Madencilik işçileri aylardır ödenmeyen ücretleri, gasp edilen özlük hakları, dayatılan ücretsiz izin uygulamaları ve güvencesiz çalışma koşulları nedeniyle 12 Nisan'da Eskişehir'den Ankara'ya doğru bir yürüyüş başlattı. Dokuz gün sürdü bu yürüyüş ve 20 Nisan'da Ankara'ya ulaştılar. Yıllardır biriken adaletsizlik böylelikle Ankara’da, siyasetin de başkentinin kapısına dayanmış oldu. İşçiler taleplerini duyurmak için Enerji Bakanlığının önünde seslerini yükseltmeye çalıştı. Ama her zaman olduğu gibi nerede bir itiraz yükselse, nerede bir ses yükselse; bir çözüm iradesi yerine, bu sese kulak kabartmak yerine ne görüyoruz? Ne yazık ki polis barikatı görüyoruz. Burada da aynı şey tekrar etti. Yine bir polis barikatıyla karşılaştılar, gözaltına alındılar. Şiddete maruz kaldılar ama geri adım atmadılar. Çünkü ortada aslında basit bir maaş gecikmesi yok; hayati bir mesele var, sistematik bir emek gaspı var. Aralarında beş aydır maaş alamayan işçiler var. Bir yılda yalnızca iki kez maaş alabilmiş olanlar var. Bu, hayatın dönmemesi demek işçiler için. 

110 işçi, gözaltının ardından Kurtuluş Parkı'nda, barikatların arasında direnişlerini sürdürüyor ve açlık grevinde. Bugün açlık grevlerinin altıncı günü. Doruk Maden işçilerinin bu meşru taleplerinin karşılanması gerekiyor. Bu talepler lütuf değil en temel haklarıdır. Dolayısıyla, bu konuda holdingin yaptığı açıklama kendi sorumluluğunu gizleme çabasından öteye gitmiyor. Elektrik fiyatları gerekçe gösteriliyor. Piyasayı, ekonomik koşulları gerekçe göstererek ödenmeyen maaşları izah etmek mümkün değil. Bir kısmı ödendi. Bakanlıkla görüşmeler sürüyor. Ancak 1 Mayıs'a giderken Türkiye'nin dört bir yanında madenciler, işçiler, emek örgütleri, demokratik kitle kuruluşları ve yurttaşlar Doruk Maden işçileriyle dayanışmayı büyütüyor. Bu dayanışma aynı zamanda bizim de mücadele nedenlerimizden biri. İşçilerin haklı taleplerinin yanındayız. Ekmek için, emek için, adalet için, onurlu bir ortak gelecek için ve işçilerin anayasal haklarına yönelik saldırılar son bulana kadar da bu dayanışmayı sürdüreceğiz. Yapılması gereken, herhangi bir yerde itirazını yükselten, protesto hakkını kullanan, en temel anayasal hakkını kullanmak isteyen insanları engellemeye çalışmak değil; bu hakkın kullanımının önündeki engelleri kaldırmaktır. Çare biber gazı değil, gözaltı değil, abluka değil, barikat değil; bu taleplerin karşılanmasını sağlamaktır. 

Şimdi bir diğer önemli konuya gelelim. Gülistan Doku ve Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı da Merkez Yürütme Kurulumuzun önemli konu başlıklarından biri. Gülistan Doku ismi bir cinayeti örtbas etmenin, kamuoyunu yanıltmanın, kamu kaynaklarını kullanarak zırhlı bir dokunulmazlıkla özellikle kadınların hayatlarını öğütmenin adeta bir simgesine dönüştü. Yıllardır bunları anlatmaya çalıştığımız her yerde farklı tepkilerle karşılaştık. Oysa bakın yıllar geçti ve verilen ortak mücadele sayesinde bugün örtbas edilemeyecek gerçekler ortaya çıkmaya başlıyor. Dersim'de 5 Ocak 2020'den bu yana karanlıkta bırakılan bir kayıp vakası gibi gösterilmeye çalışıldı Gülistan Doku. Oysa bir kayıp vakası değil. Bürokrasi, yargı ve siyaset üçgeninde kurulan kirli bir düzeni yeniden nasıl ortaya çıkardığını gördüğümüz, her yeni bilgiyle birlikte kamuoyunun yeniden sarsıldığı bir haysiyet mücadelesinin adına döndü aynı zamanda.

Yıllarca Gülistan'ın akıbeti sorulduğunda bizler tarafından, ailesi tarafından, kadın örgütleri tarafından, hak savunucuları tarafından hep neresi adres gösterildi? Munzur’un soğuk suları adres gösterildi. Meğer o suçlular, o suların derinliğinde kendi suçlarını saklıyormuş. Dolayısıyla, kamu gücü adaleti tesis etmek için değil; suçun, suçlunun, suçluların, bu organize ağın yaptıklarını ortadan kaldırmak, bu izi süpürmek için kullanılmış. Üstelik halkın vergileriyle maaş alan memurlar bir katili korumak adına delil imha birimine dönüştürülmüş. Şimdi bu karanlık tablonun ortasında Adalet Bakanlığı bünyesinde Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı kuruldu. Bunun kurulmuş olması kuşkusuz yeterli olmasa da önemli bir adım. Yıllardır sokaklarda, meydanlarda, Meclis kürsüsünde, bulunduğumuz her alanda hakikatle yüzleşme talebini en güçlü biçimde ifade etmeye çalıştık. Bunun neden Türkiye için olmazsa olmaz bir ihtiyaç olduğundan bahsettik. Geçmişle yüzleşmenin ve bugüne kadar sürdürülen cezasızlık pratiklerinin ortadan kaldırılmasının neden Türkiye için önemli olduğunu anlatmaya çalıştık. Kime yapılırsa yapılsın, nerede olursa olsun bunlar olmamalı dedik. Bir daha asla yaşanmaması için de bu cezasızlık pratiklerinin ortadan kaldırılması gerektiğini hep ifade etmeye çalıştık. Gecikmiş de olsa bugün hakikatle yüzleşme talebinin kurumsal bir karşılık bulabilme ihtimalinin belirmiş olmasını DEM Parti olarak önemli buluyoruz. Ancak bu birim nasıl çalışacak? Hangi kriterleri esas alacak? Hangi dosyaları neye göre araştıracak? Çalışma yöntemine ilişkin tüm bu belirsizlikler bir yandan da bu soruların sorulmasına neden oluyor. Dolayısıyla söz konusu başkanlık adaleti sağlamak için çalışmalı, çalışma ilkelerini ve uygulama yöntemlerini de hukuka uygun bir şekilde belirlemeli.

Gülistan Doku cinayetinde de gördüğümüz çeşitli derin odakların siyasi koruma kalkanı altındaki dosyaları görmezden gelinmemeli. Aksine ne olur? Bu birim eğer söylendiği gibi ucu nereye giderse gitsin, yani 90'lı yıllardan, hatta daha öncesinden bugüne uzanan o karanlık geçmişle yüzleşebilecek mi? O karanlık geçmişin devasa suç ağlarından bahsediyoruz. Öyle büyük ki, iktidarlar değişiyor ama değişmeyen bir başka durum da söz konusu. Dolayısıyla birçok faktör üzerinden değerlendirilmesi gereken bir durumla karşı karşıyayız. Bu ağların merkezindeki isimlerle gerçek bir hesaplaşma yürütülecek mi? Bizce yürütülmeli. Çünkü aksi takdirde atılacak her adım eksik kalır. Ucu nereye ve kime dokunursa dokunsun karanlıktaki bu dosyaları aydınlatmak üzere çalışmalı bu daire. Aynı zamanda belirli pozisyonlardaki kişilerin yargılanamaz, dokunulamaz olduğu bir ülke görünümünden de kurtarabilecek bir güçle çalışmalı. Böyle bir kararlılıkla çalışmalı. Aksi takdirde yine ne olur? Büyüyen sadece adaletsizlik olur. 

Bu birim bağımsız gözlemcilerin, baroların ve kadın örgütlerinin önerilerine, katkılarına ve ihtiyaç durumunda denetimlerine dahi açık hale getirilmeli. Biz bu kapsamdaki taleplerimizin ve bu birimin çalışmalarının sonuna kadar takipçisi olacağız. Hatta Meclis’te bir araştırma komisyonu kurulabilir. Bu komisyon yine hak örgütlerinin müdahil olabileceği bir şekilde çalışabilir. Kayıpların akıbetinin karanlıktan aydınlığa kavuşturulması, ailelerin adalet taleplerinin karşılık bulması, cezasızlık pratiklerinin Türkiye'de artık son bulması aynı zamanda bir demokratik sorumluluk olarak da karşımızda duruyor. Gülistan Doku da işte tüm bunların, son dönemde yaşananların adeta bir simgesi haline dönüştü. Bu simgeden yola çıkarak gerçekten adaleti sağlamaya çalışmak gerekiyor. Bunu da geçmişle yüzleşerek, esaslı bir biçimde yüzleşerek yapmak gerekiyor. 

Siverek ve Maraş'ta yaşanan okul saldırılarıyla ilgili yaptığımız açıklamalarda ve verdiğimiz önergelerde çok boyutlu ve çok katmanlı bu meseleleri çeşitli boyutlarıyla konuşmamız gerektiğini söyledik. Bir heyetimiz Maraş'a ve Siverek'e gitmişti. Defin anında oradaydılar. Hem başsağlığı dileklerini ilettiler hem bu acıya ortak oldular. Heyetimizin izlenimlerinin raporlaştırılacağını ifade etmiştik. Bunları da konuştuk Merkez Yürütme Kurulunda. Bunun takipçisi olmaya devam edeceğiz ve konuyla ilgili de genişçe bir raporu kamuoyuyla paylaşacağız. Elbette hiçbiri birbirinden ayrı değil bu başlıkların. Demokratik toplum dediğimizde işte bu başlıkların neden birbiriyle bağlantılı olduğunu da görmemiz mümkün oluyor. Çünkü Türkiye'nin en temel ihtiyaçlarından biri herkes için hak, hukuk, adalet, eşitlik, demokrasi, temel insan hakkı ve yaşam hakkıdır. Tüm bunlar hepimizin epeydir özlediği, uğruna mücadele ettiği haklar ve hepimizi ortaklaştıran haklar. O yüzden bu mücadeleyi biz çok büyük bir kararlılıkla sürdürmeyi de yeniden Merkezi Yürütme Kurulumuzda konuştuk.

Biliyorsunuz şu ana kadar sayısız toplantı yaptık. Yalnızca Barış ve Demokratik Toplum Süreci başladığından bu yana binleri aşan sayıdaki toplantılarda yüz binlerce, hatta milyonlarca insana ulaştık. Farklı bölgelerde gerçekleştirdik hep bu buluşmaları. En uzak insana ulaşıp bir şekilde kendileriyle ortak gündemimize dair konuşabilmek, ortak meseleleri yeniden değerlendirebilmekti amacımız. Önümüzdeki günlerde de bu buluşmalar sürecek. Bu çalışmalarımıza biz büyük bir motivasyonla devam ediyoruz. Bu kapsamda ilki 29 Nisan'da gerçekleşecek bir dizi bölge toplantısına hazırlanıyoruz. İç Anadolu'dan Marmara'ya, Van'dan Diyarbakır'a, Çukurova'dan Ege’ye uzanacak bu toplantılar Mayıs boyunca sürecek. Geniş kapsamlı örgütlenme toplantıları olarak düşünmek gerekiyor bu toplantıları. Eş Genel Başkanlarımız katılacak bu toplantılara. İl, ilçe eşbaşkanlarımız, yöneticilerimiz, PM üyelerimiz, kadın ve gençlik meclis üyelerimizle farklı bölgelerde bir araya geleceğiz. Bu toplantılarda nasıl daha güçlü örgütlenebileceğimizi konuşacağız. Bu örgütlülüğü büyütmenin yol ve yöntemlerini hep birlikte tartışacağız. 

Şimdi gelelim bu bağlamdaki önemli başlıklardan birine. DEM Parti ne zaman kongreye gidiyor? DEM Parti yeniden yapılanacak mı? DEM Parti'nin ismi değişecek mi? DEM Parti'nin programı değişecek mi? DEM Parti’nin tüzüğü değişecek mi? Bu sorular geliyor. Evet, kongre çalışmalarımız başladı. Dün ve bugün bu başlığı tartışıyoruz. DEM Parti, yeni döneme hazırlanmak için olağan kongresini yapmak ve bunun takvimini belirlemek üzere tartışmaları sürdürüyor. Merkez Yürütme Kurulumuzun gündeminde kongre takvimi de var. Nasıl bir yeniden yapılanmaya ihtiyaç duyduğumuzu dünden beri tartışıyoruz. Bugüne kadar bizi takip edenler gayet iyi bilirler ki kongre öncesinde konferanslar yapıyoruz ve kongre hazırlıkları yalnızca merkezde yapılmıyor. Kongre hazırlıklarını yine herkese ulaşmaya çalışarak, en geniş kesimlerle tartışmaya çalışarak yapıyoruz ve dolayısıyla konferanslar yapıyoruz. Sonra da bir büyük konferans yapıyoruz. Ondan sonra da olağan kongremizi yapıyoruz. Bunun takvimini şu anda hazırlamaya çalışıyoruz, bunu tartışıyoruz. Olağan kongremizi sonbaharda yapacağız. Eylül, Ekim ayı gibi. MYK'mızdan şu anda böyle bir tavsiye kararı, böyle bir takvim çıktı. Parti Meclisimiz de değerlendirdiğinde ve tam tarih netleştiğinde kamuoyuyla paylaşacağız. Ancak kongre sürecimizin başladığını ifade edebilirim.

Barış ve Demokratik Toplum Süreci ilerliyor mu ilerlemiyor mu, tıkandı mı, bir sorun var mı yok mu? En sık karşılaştığımız sorular bunlar. Barış ve Demokratik Toplum Süreci ilerliyor, ilerleyecek. Biz buna inanıyoruz ve bunun için de hem coşkuluyuz hem heyecanlıyız hem de kararlıyız. Bu coşku, kararlılık ve heyecanla gidiyoruz kongremize. Kongre hazırlıklarını böyle bir motivasyonla yapıyoruz. Savaşın ve şiddetin bu kadar çok yayıldığı bir bölgede barışı konuşmak, barışı inşa etmek, barışı kalıcı hale getirmek, demokratik bir toplum tahayyülünden vazgeçmemek ve bunun için mücadele etmek kolay değil. Bunu en iyi bizler biliyoruz. Ama kolay olmayanı başarabilecek güce ve deneyime de sahibiz. Buna inanıyoruz, bunu başarabileceğimize inanıyoruz. Zaman zaman temposunda düşüklük görülüyor, zaman zaman duraksamalar oluyor. Bazen ritmi istenilen hızda olmuyor. Bu da kamuoyuna demek ki bir tıkanıklık var diye yansıyor. Başta siyasi partiler olmak üzere, Türkiye'de barış isteyen, yaşam hakkını savunan, demokrasi hakkını savunan, eşitlikten ve özgürlükten yana olan herkes bunu başarabilmemiz için birlikte sorumluluk hissetmeli. Bu çağrıyı çok yaptık, yineleyelim. 

 

27 Şubat 2025'in üzerinden epey zaman geçti. Bir yılı devirdik ki 1. yıl dönümünde de ikinci mesajı geldi Öcalan'ın. Ondan sonra yaptığımız Merkez Yürütme Kurulu sonrası basın toplantımızdan bir bölümü paylaşmak istiyorum. “Onlarca yıldır kanamakta olan bu yarayı açıkta bırakmamak gerekiyor. O yüzden de bu fırsata çok hızlı bir biçimde birtakım yasal çerçevelerle, somut adımlarla yanıt vermek gerekiyor ki kaygılar ve endişeler ortadan kalksın. Riskler ortadan kalksın, yeni riskler oluşmasın. Böyle bir siyasal iradeyi ortaya koymak ve bu iradeyi de birtakım yasal düzenlemeler için değerlendirmek gerekiyor” demişiz. O gün yaptığımız tespit bugün hala geçerliliğini koruyorsa ne yazık ki temposu, ritmi istenilen hızda değil demektir. Biraz hızlandırmalıyız. Bunu birlikte yapmalıyız, hep beraber yapmalıyız. Bu, Türkiye toplumunun ortak talebi ve beklentisi. Hepimiz 27 Şubat 2025'te Öcalan'ın yaptığı çağrının ne kadar hayati olduğunu, gereklerinin yerine getirilmesinin ne kadar önemli olduğunu, eş zamanlı bir biçimde adımların atılmasının ne kadar değerli olduğunu defaatle konuştuk. Bu tespitleri yaptık. Şimdi artık gerçekten onlarca yıldır süren bu halin bir şekilde ortadan kaldırılması, silahların tümden devre dışı kalması için gerekenlerin yapılmasının vakti. Kalıcı bir biçimde bunun son bulma ihtimalinden değil, bu fırsatın kalıcı hale gelmesinden bahsediyoruz. Bu artık bir ihtimal değil. Bu stratejik zaman diliminde, stratejik adımlarla değeri de Türkiye açısından stratejik olan -bölgeye baktığımızda öylesine hızla yayılan bir şiddet sarmalı var ki- bu fırsatı hep birlikte kazanabilmek için değerlendirmek gerekiyor. O gün de söylemiştik, bugün de söyleyelim: Durduğumuz yer belli bizim. Barıştan yanayız, eşitlikten yanayız, özgürlükten yanayız, demokrasiden yanayız, hukuktan yanayız, 3. yol siyasetinden yanayız. Türkiye'de bu siyaseti kuracak temel öznelerden biriyiz. Biz bu inanç ve kararlılıkla çalışmalarımıza devam ediyoruz. Biliyoruz ki barışın kaybedeni, savaşın kazananı olmaz. O yüzden birlikte kazanmaya herkesi davet ediyoruz. Süreci hep beraber hızlandırmaya ve bu fırsata sımsıkı tutunmaya çağırıyoruz. 

SORU: En yakın zamanda yasal adımların atılması birçok siyasi parti liderleri tarafından talep ediliyor. En son resepsiyonda da konuşuldu. Erdoğan'ın masa sağlam mı sorusu da bu iddiaları gündeme getirdi. Yine çağrı yaptı. Bakırhan "Mühür sizdedir" dedi. Mayıs ayında bekleniyor mu? Çünkü bayramdan sonra Nisan ayı gösterilmişti. Gözler Mayıs ayına çevrildi. Bu konuda ne dersiniz? 

Öncelikle o masa metaforu çok önemli ve Türkiye için çok büyük bir değeri var. Çünkü masa demek diyalog demek, temas demek, istişare demek, sorunları konuşarak çözmek demek. Masa demek müzakere edebilmek demek ve biz yeniden konuşabildiğimiz bu ortamı, bu iklimi çok değerli görüyoruz. Bunu yıllardır ifade etmeye çalışıyorduk. Açınız İmralı'nın kapılarını, göreceksiniz neler değiştiğini demiştik. Bakınız, iklim nasıl değişti şimdi. Çağrısı, çağrının akabinde alınan kararlar, örgütün feshi ve silahlarını yakarak imha etmesi, sonra çekilme kararını açıklamış olması ve bu kararların tamamının stratejik olduğunun her defasında vurgulanması, geri dönüşsüz olduğunun söylenmesi çok önemli. Masa işte bu demek. Yani silahların kalıcı bir biçimde tümden devre dışı bırakılması ve demokratik siyasete alan açılması. Dolayısıyla, evet Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'a da söylediği gibi masa sağlam, sağlam olmalı, devrilmemeli. Devrilmemesi, sağlam kalması, daha da güçlenmesi için hep birlikte elimizden geleni yapmalıyız. Biz bu konudaki sorumluluklarımızın farkındayız. Komisyon raporunda ortaklaşan siyasi partiler, grubu bulunanlar ve bulunmayanlar sonuçta bu konuda, yani Türkiye'nin demokrasi yolunda adım atması, Kürt meselesini çözmesi ve bunu diyalogla çözmesi yönünde bir irade beyanında bulunmuş oldular. Dolayısıyla bu ortak sorumluluğumuz. Mayıs ayında olabilir mi yasal düzenlemeler diye soruyorsunuz. Olmalı, Mayıs ayına da kalmamalı. Toplumun beklentisi, talebi geciktirilmemeli tabii ki. Yani komisyon raporunun gereği yerine getirilmeli ve bir an önce artık Meclis’in gündemine gelmeli. Sözünü ettiğimiz konular çünkü Türkiye'yi rahatlatacak, Türkiye'ye soluk aldıracak konular ve Türkiye'nin bu soluğa ihtiyacı var. Üstelik bu nefese Türkiye'de yalnızca bir kesimin değil çeşitli kesimlerin, milyonlarca insanın ihtiyacı var. 86 milyona da kazandıracak olanın bu olduğunu düşünüyoruz. O yüzden tabii ki bizim beklentimiz sürecin hızlı bir biçimde ilerlemesi, takviminin belirlenmesi, ihtiyaçların tespit edilmesi ve herkesin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesidir. 

 

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.